SEZON BİTTİ, PEKİ İNSANLAR NEREYE GİTTİ?

SAĞLIK

Her kasım dağılan emek, her nisan aranan usta: Turizmin sessiz göç hikâyesi

Prof. Dr. Tansel TERCAN

Ona Mehmet diyelim. Adı farklı olabilir, ama hikâyesi binlerce turizm çalışanının hikâyesidir. Sekiz sezondur aynı otelin mutfağında çalışıyor. Bu yaz her sabah beşte kalktı, yüzlerce misafirin kahvaltısını hazırladı, ağustos sıcağında fırının başında durdu. Geçen hafta son servisi verdi. Önlüğünü katladı, dolabını boşalttı, servis otobüsüyle otogara indi. Cebinde bir bilet, aklında tek bir soru var: Kışı nasıl geçireceğim?

Bugün 1 Kasım. Türkiye'nin sahillerinde perdeler birer birer iniyor. Alanya Turistik İşletmeciler Derneği'nin açıklamasına göre yaklaşık 540 tesis ve 160 bin yatakla Antalya bölgesinin en büyük turizm merkezlerinden biri olan Alanya'da otellerin yaklaşık yüzde 80'i kasım ortasında sezonu kapatıyor. Yıl boyu açık kalan tesislerin oranı ise yalnızca yüzde 11 civarında. Havuzların suyu boşaltılıyor, şezlonglar üst üste diziliyor, lobilerdeki koltuklar beyaz örtülere bürünüyor.

Misafirlerin nereye gittiğini biliyoruz. Ama Mehmet'in ve onun gibi yüz binlerce insanın nereye gittiğini pek sormuyoruz.

Otelin ışıkları söndüğünde, bir insanın hayat planı da askıya alınır.

Rakamlar bu sessizliğin büyüklüğünü açıkça gösteriyor. TÜİK verilerine göre konaklama ve yiyecek hizmetleri sektöründe ücretli çalışan sayısı Haziran 2026'da 1 milyon 503 bin 537 kişiyle, serinin başladığı 2009'dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Bunların yaklaşık 493 bini doğrudan konaklama tesislerinde çalışıyordu. Aynı sektörde Ocak 2026'da çalışan sayısı 1 milyon 234 bin 506 kişiydi. Yani kış ile yaz arasında yaklaşık 270 bin kişilik bir fark var. Ağustos verileri de sektördeki istihdamın bir yıl öncesine göre yüzde 3,3 arttığını gösteriyor.

Bu 270 bin, bir tablodaki satır değil. Her yıl sezonla gelen, sezonla giden 270 bin hayat. 270 bin aile bütçesi, 270 bin kira hesabı, 270 bin "Seneye yine gelir miyim?" sorusu.

Üstelik bu tablonun öteki yüzü daha da çarpıcı. Daha bu yılın haziran ayında sektör temsilcileri, turizm bölgelerinde personel bulmakta zorlandıklarını; yüksek kiraların, artan yaşam maliyetinin ve başka sektörlerin sunduğu iş imkânlarının çalışanı turizmden uzaklaştırdığını dile getiriyordu. Yani her ilkbahar "Eleman bulamıyoruz" diye yakınıyor, her sonbahar aynı insanları kendi elimizle uğurluyoruz.

Her ilkbahar aradığımız insanı, her sonbahar kendi elimizle uğurluyoruz.

Peki Mehmet nereye gidiyor? Bir kısmı köyüne, ailesinin yanına dönüyor; bahçeyle, hayvanla, küçük işlerle kışı geçiriyor. Bir kısmı şehirde kurye, kargo, perakende, çağrı merkezi, şantiye ya da fabrika işine giriyor. Bir kısmı bu kışı bir sonraki sezonu bekleyerek geçiriyor. Ve bir kısmı, her yıl biraz daha fazlası, bu mesleğe bir daha dönmüyor.

Asıl soru da burada başlıyor: İnsanlar nereye gitti değil, neden geri dönmedi?

Ekonomist Albert Hirschman 1970'te yayımladığı "Çıkış, Ses ve Sadakat" adlı eserinde bu soruya bugün bile geçerli bir cevap verir. Hirschman'a göre bir kurumdan memnun olmayan insanın önünde iki yol vardır: Ya sesini yükseltir ve durumu değiştirmeye çalışır, ya da sessizce çıkıp gider. Hangisini seçeceğini belirleyen ise sadakattir. Sadakat, insanı ses vermeye cesaretlendirir; sadakat yoksa geriye yalnızca çıkış kalır.

Sezonluk çalışanın kurumda sesi pek duyulmaz. Altı ay sonra gideceğini bilen biri, sorunları dile getirmek yerine katlanmayı seçer. Ve bir gün katlanmaktan vazgeçtiğinde, kimse fark etmeden, bir dilekçe bile yazmadan, gelecek nisan kapıya gelmez.

Sesini duymadığınız çalışanın gidişini de duymazsınız.

Sosyolog Richard Sennett, 1998'de yayımladığı Karakter Aşınması adlı kitabında esnek çalışma düzeninin insan üzerindeki etkisini tek bir cümleyle özetler: "Uzun vade yok." Sennett'e göre sürekli kesintiye uğrayan bir çalışma hayatı, insanın kendi hayatına anlamlı bir hikâye kurmasını engeller. Bugününü yarınına bağlayamayan insan, yaptığı işe de bağlanamaz.

Zygmunt Bauman bu dünyayı "akışkan modernlik" olarak tarif eder: İşlerin, ilişkilerin ve aidiyetlerin kalıcı bir biçim alamadığı bir dünya. Guy Standing ise güvencesiz çalışan bu yeni kesime "prekarya" adını verir. Sezonluk turizm çalışanı, bu kavramların ders kitaplarındaki en canlı örneklerinden biridir.

Örgüt psikolojisinde Denise Rousseau'nun "psikolojik sözleşme" kavramı meseleyi daha da netleştirir. Her çalışanla işveren arasında kâğıda yazılmamış bir beklentiler sözleşmesi vardır. Bu sözleşme ya kısa vadeli ve alışverişe dayalıdır ya da uzun vadeli ve ilişkiye dayalı. Altı ay sonra biteceğini bildiği bir işte çalışan insan doğal olarak ilk türden bir sözleşme kurar: Emeğini verir, ücretini alır, gider. Ondan kuruma bağlılık, misafire sahiplik ve işe tutku beklemek haksızlık olur.

Güvence vermediğimiz bir geleceğe sadakat bekleyemeyiz.

Bu durumun bedelini önce çalışan öder, ama fatura sonunda otele ve misafire kesilir. Her sezon başında yeniden ilan verir, yeniden mülakat yapar, yeniden eğitim verir, yeniden ekip kurarız. Mayıs ayında misafiri karşılayan ekip ile ağustosta uğurlayan ekip arasında belirgin bir fark oluşur. Misafir bu farkı belki ölçemez, ama mutlaka hisseder.

Aristoteles erdemi de zanaati de "hexis" kavramıyla açıklar: Tekrarla kazanılan, süreklilikle yerleşen bir yatkınlık. Mehmet'in sekiz yılda kazandığı ustalık, bir sezonda yetişmez. O ustalık bir kez kaybolduğunda, yerine koyacağımız şey yalnızca bir kadro değil, sıfırdan başlayan bir yolculuktur.

Ustalık takvimle değil, süreklilikle yetişir.

Geçtiğimiz hafta Antalya'da düzenlenen ATF26 Uluslararası Antalya Turizm Fuarı'nda bu meselenin farklı yüzleri sahneye çıktı. Fuar turizminin büyütülerek sezonun uzatılmasını ve böylece istihdamın istikrar kazanmasını önerenler, kişi başı turizm gelirinin düşüklüğüne ve faaliyetlerin yıla yayılamamasına dikkat çekenler, 2027-2028 dönemi için alınan 2,2 milyar dolarlık yatırım teşvik belgesinin yaklaşık üçte birinin Antalya'dan geldiğini açıklayanlar ile fuarın son günü ise tamamen gençlere, yeni nesil kariyerlere ve kuşakların karşılaşmasına ayrıldı.

Bu başlıkların hepsi aynı soruya çıkıyor: Yeni yatırımlar, yeni pazarlar ve yeni nesil kariyerler konuşulurken, o otelleri ayakta tutacak insanın on iki ay boyunca nerede ve nasıl yaşayacağını da konuşuyor muyuz? ATF26 üzerine kaleme aldığım değerlendirmede de vurguladığım gibi, bir çözümün sorumlusu, tarihi ve ölçüsü yoksa o yalnızca iyi bir dilektir. Bu yüzden on iki ay istihdam yolunu, her adımın yanına bir ölçü koyarak altı durakta tarif etmek istiyorum.

Ürünü dört mevsime yaymak. Kongre ve toplantılar, termal ve sağlık turizmi, spor kampları, gastronomi, kültür rotaları ve Avrupa'nın kışı güneyde geçirmek isteyen emekli misafirleri için uzun konaklama paketleri sahil otellerinin takvimini genişletebilir. Bu yıl Antalya ve Alanya'da bazı otellerin, güçlü sonbahar talebi sayesinde kapanış tarihini kasım sonuna ertelemesi bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Ölçü; Kasım ile mart arasında açık kalan yatak sayısı.

Sezonu uzatmak bir pazarlama hedefi değil, bir insan politikasıdır.

Yaz ve kış otelleri arasında personel köprüsü kurmak. Yazı sahilde, kışı dağda geçiren bir ekip, hem çalışanına yıl boyu güvence hem işletmeye deneyimli kadro kazandırır. Birden fazla destinasyonda faaliyet gösteren gruplar için bu, en hızlı uygulanabilecek çözümdür. Ölçü; Rotasyonla yıl boyu çalışmaya devam eden personel oranı.

Kışı eğitim mevsimine dönüştürmek. Otelin kapalı olduğu aylar; yabancı dil, mutfak teknikleri, hijyen, dijital beceri ve liderlik eğitimi için en uygun zamandır. Kışın eğitime ayrılan her ay, yazın misafire kalite olarak geri döner. Ölçü; Çalışan başına kış eğitim saati.

Kış, turizmin dinlenme mevsimi değil, hazırlanma mevsimidir.

Barınma sorununu çözmek. Turizm bölgelerindeki kira artışları çalışanı daha işe başlamadan kaybettiriyor. Yıl boyu kullanılabilen, insan onuruna yakışır personel konutları artık maaş kadar belirleyici. Ölçü; Personel konutu kapasitesinin toplam çalışana oranı.

Kamu ile sektörün ortak sorumluluğu. Sezon dışında istihdamı sürdüren işletmelere yönelik prim desteği, kış eğitim programlarına teşvik ve dört mevsim ürünlerine öncelik veren yatırım destekleri sezonluk istihdamı bir kader olmaktan çıkarabilir. Önümüzdeki iki yılın yatırım teşvikleri, yatağın yanında istihdamın sürekliliğini de gözeten bir anlayışla değerlendirilmeli. Ölçü; Sezon dışı istihdam desteğinden yararlanan işletme ve çalışan sayısı.

En Önemlisi Dönüş sözü. Sezon bitmeden, değerli çalışana gelecek sezonun teklifini yapmak; kıdemini, unvanını ve emeğini tanıyan bir dönüş taahhüdü vermek. Kış boyunca onunla bağı koparmamak; bir telefon, bir bayram mesajı, bir eğitim daveti. Bu küçük adımlar, Hirschman'ın sözünü ettiği sadakatin tohumlarıdır. Ölçü; Geri dönen çalışan oranı.

Bir otelin gerçek başarısı doluluk oranında değil, geri dönen çalışan oranında saklıdır.

Bu adımların hiçbiri maliyetsiz değil. Ama her bahar yeniden işe alımın, yeniden eğitimin, yeniden kurulan ekiplerin ve kaybedilen ustalığın bedelini hesaba kattığımızda, insanı yıl boyu tutmanın aslında en akılcı yatırım olduğunu görürüz.

Mehmet'e dönelim. Gelecek nisan iki ihtimal var. Ya telefonu çalacak, karşısında onu adıyla arayan, "Ustam, mutfak seni bekliyor" diyen bir ses olacak. Ya da o nisan Mehmet bir kurye çantasıyla şehrin trafiğinde olacak ve biz yine "Eleman bulamıyoruz" diye yakınacağız.

Hangi ihtimalin gerçekleşeceğini Mehmet değil, biz belirleyeceğiz.

Sezon bittiğinde otelin kapısını kilitleriz. Ama o kapının ardında bıraktığımız insanların yolunu kilitlememeliyiz. Çünkü bir turizm ülkesinin gerçek sermayesi denizi, güneşi ya da binaları değil; o binalara ruh veren insanlardır.

Sezon biter, insan bitmez.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.