Prof. Dr. Tansel TERCAN
Turizmci olmanın yollarını anlatan çok kitap yazıldı. Nasıl iyi bir yönetici olunacağı, bir otelin nasıl işletileceği, misafirin nasıl memnun edileceği, markanın nasıl büyütüleceği uzun uzun anlatıldı.
Ben bu kez tersinden başlayacağım.
Çünkü bugün turizmin asıl meselesi, nasıl turizmci olunacağını bilmemek değil; nasıl turizmci olunmayacağını gösteren davranışların giderek sıradanlaşması ve kimi zaman başarı olarak ödüllendirilmesidir.
Bir zamanlar ustalıkla kazanılan makamlar, bugün bazı kurumlarda görünürlükle elde ediliyor. Bilginin yerini hitabet, deneyimin yerini gösteriş, mesleki sadakatin yerini itaat alabiliyor.
İşini bilenlerin sessizleştiği, işini biliyormuş gibi görünenlerin yükseldiği bir düzende yalnızca yönetim anlayışı değişmez; mesleğin ahlaki ölçüleri de aşınır.
Oysa otelcilik, insanlığın en eski güven ilişkilerinden biridir.
Bir yabancının kapınızı çalması, başını sizin yastığınıza koyması, sofrasını size emanet etmesi, güvenliğini ve huzurunu sizin sorumluluğunuza bırakması…
Bütün bunlar ticari bir işlemin çok ötesindedir.
Misafir, çalışan, tedarikçi ve yatırımcı aynı görünmez sözleşmenin taraflarıdır: Güven.
Bir otelin yıldızı, markası, mimarisi ve sermayesi olabilir. Fakat güveni yoksa bütün bunlar iyi aydınlatılmış bir sahneden ibarettir.
Otel betonla yapılır; otelcilik insanla.
Ve insanın insana emanet edildiği bir meslekte bilgi kadar karakter, yetenek kadar vicdan, başarı kadar ahlak da önemlidir.
Bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Turizmci olmayı unuttuğumuzda, geriye nasıl bir turizm kalır?
Vitrinin Ustalığı Yendiği Yer
Otelcilik bir zamanlar çıraklıktan ustalığa uzanan uzun bir yolculuktu.
Resepsiyonun gece sessizliğini bilmeden, mutfağın sıcağını hissetmeden, kat hizmetlerinin görünmeyen emeğine tanıklık etmeden, öfkeli bir misafirin gözlerinin içine bakarak sorumluluk üstlenmeden yönetici olunmazdı.
Unvan, emeğin önünde değil, arkasında yürürdü.
Bugün ise kimi zaman sıra tersine dönmüş görünüyor.
Özenle seçilmiş bir takım elbise, dikkatle hazırlanmış bir sunum, etkileyici bir hitabet ve doğru insanlarla kurulmuş ilişkiler, yılların mesleki birikiminin önüne geçebiliyor.
Elbette görünüş önemlidir. Zarafet, temsil yeteneği ve kişisel özen konukseverliğin ayrılmaz parçalarıdır. Fakat sorun, görünüşün yeterlilik belgesine dönüşmesidir.
Çünkü bir insanın kendisini iyi sunabilmesi, işini iyi bildiğinin kanıtı değildir.
Sahada karşılığı olmayan bir yönetim dili, eninde sonunda ilk gerçek krizle yüzleşir.
Daha tehlikelisi ise mesleki yetersizliğin kendisini koruma biçimidir.
Bilgiyle yarışamayan, kimi zaman itibarla yarışmaya başlar. Kendisinden daha deneyimli bir profesyoneli anlamaya çalışmak yerine onu itibarsızlaştırmayı seçer. Bir fısıltı, eksik aktarılmış bir cümle, kuşku uyandıran bir ima…
Böylece başarı, üretilen değerle değil, oluşturulan algıyla ölçülmeye başlanır.
Sosyolog Pierre Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramı, bu durumu anlamak için önemli bir düşünsel çerçeve sunar. Unvan, statü, çevre ve görünürlük birer güç kaynağına dönüşebilir. Ancak bu güç kaynakları gerçek mesleki yeterlilikten koptuğunda kurum, kendi geleceği aleyhine kararlar almaya başlar.
Çünkü görünürlükle liyakat aynı şey değildir.
Cehaletin en tehlikeli hâli, bilmediğinin farkında olmaması değildir. Bilgiyi kendisine tehdit sayacak kadar güç kazanmasıdır.
Bir mesleğin çöküşü, işini bilmeyenlerin çoğalmasıyla değil; işini bilenlerin gereksiz görülmeye başlanmasıyla başlar.
İtaatin Sadakat Sanıldığı Yer
Bu tablonun sorumluluğunu yalnızca yetersiz yöneticilere yüklemek kolaycılık olur.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Onları kim seçiyor, kim yükseltiyor, kim ödüllendiriyor?
Turizme başka sektörlerde elde ettiği sermayeyle giren bazı yatırımcılar, oteli yalnızca bir gayrimenkul yatırımı, yönetimi ise emir-komuta ilişkisi olarak değerlendirebiliyor.
Oysa otel sahibi olmakla otelci olmak aynı şey değildir.
Bir binanın mülkiyetini edinmek, o binanın içinde yaşanan insan ilişkilerini yönetme bilgisine kendiliğinden sahip olmak anlamına gelmez.
Bazı yatırımcıların en büyük yanılgısı, kendilerine itaat eden insanı sadık, kendilerini uyaran profesyoneli ise sorunlu görmeleridir.
Deneyimli yönetici pahalı bulunur. Çünkü yalnızca ücret talep etmez; mesleki standart, çalışma disiplini ve karar alma bağımsızlığı da ister. Gerektiğinde yanlış bütçeye, gerçekçi olmayan hedefe, çalışanı tüketen uygulamaya veya misafir güvenini tehlikeye atan karara karşı çıkar.
Buna karşılık her talimata onay veren yönetici ilk bakışta daha kolay, daha ekonomik ve daha uyumlu görünebilir.
Fakat burada gözden kaçırılan önemli bir gerçek vardır:
Bir yatırımcının parasını koruyan en değerli güvencelerden biri, yöneticisinin söylemeye cesaret ettiği bir “hayır”dır.
Profesyonel sadakat, patronun her söylediğini onaylamak değildir. Kurumun geleceğini, itibarını ve kaynaklarını korumaktır.
Yatırımcı hedef koyar, kaynak tahsis eder, performansı değerlendirir ve hesap sorar. Profesyonel yönetici ise uzmanlığı ve sorumluluğu çerçevesinde karar üretir.
Sağlıklı ilişki, bu iki tarafın birbirinin yetki ve bilgisini tanımasıyla kurulur.
Elbette sermayesini sektöre saygıyla yatıran, liyakati gözeten, eğitimden vazgeçmeyen ve profesyonellerine güvenen yatırımcılar da vardır. Kalıcı kurum kültürleri çoğu zaman onların anlayışıyla gelişir.
İyi yatırımcıyı anlamak için yalnızca finansal tablolarına bakmak gerekmez.
Personel alanlarına ne kadar önem verdiğine, eğitim bütçesini nasıl değerlendirdiğine, çalışanların sesini duyup duymadığına ve kendisine itiraz eden profesyonellerle nasıl ilişki kurduğuna bakmak da gerekir.
Çünkü iyi yönetilen bir otelde insan kaynağı, maliyet tablosunun sıradan bir satırı değil, işletmenin geleceğini taşıyan temel değerdir.
Ucuz yönetici yoktur. Faturası henüz gelmemiş yönetici vardır.
Mesleki Çürümenin Görünmeyen Anatomisi
Bir kurumun ahlaki çöküşü çoğu zaman büyük bir skandalla başlamaz.
Küçük bir yalanla başlar.
Eksik verilen bir bilgiyle, görmezden gelinen bir usulsüzlükle, hak etmediği hâlde terfi ettirilen bir çalışanla, başkasının emeğini sahiplenen bir yöneticiyle…
Önce istisna gibi görünen davranışlar zamanla alışkanlığa dönüşür.
Sonra alışkanlıklar kurumun yazılı olmayan kuralları hâline gelir.
Ve bir gün kimse bunların neden yanlış olduğunu hatırlamaz.
Dürüstlük zayıflığı, çıkarcılık, kibir, kıskançlık, sorumluluktan kaçma ve empati eksikliği yalnızca bireysel karakter sorunları değildir. Yönetim tarafından ödüllendirildiklerinde kurumsal davranış kalıplarına dönüşürler.
Rakamları süsleyen yönetici takdir ediliyorsa, doğru raporlama yapan çalışan zamanla susmayı öğrenir.
Başkasının emeğini sahiplenen kişi yükseliyorsa, ekip çalışması yerini kişisel çıkar mücadelesine bırakır.
Kayırmacılık normalleşiyorsa, liyakat bir süre sonra yalnızca insan kaynakları sunumlarında kullanılan güzel bir kelimeye dönüşür.
Tedarikçi ilişkilerindeki çıkar çatışmaları görmezden geliniyorsa, kurumun satın alma kararları ekonomik olduğu kadar etik açıdan da sorgulanır hâle gelir.
Mobbing, tehdit ve korkuyla yönetim başarı yöntemi sayılıyorsa, çalışanlar üretkenliklerini değil, kendilerini koruma becerilerini geliştirmeye başlar.
Bütün bunların ortak sonucu aynıdır:
Kurum, kendisini geliştirecek insanları kaybederken mevcut bozuk düzeni sürdürecek davranışları ödüllendirir.
Burada önemli bir ayrımı da unutmamak gerekir.
Mesleki bilgi, ahlaki karakterin otomatik güvencesi değildir. Çok deneyimli bir yönetici de çıkarcı davranabilir; yeni başlayan bir çalışan da yüksek bir sorumluluk bilincine sahip olabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca bilgili olmak değildir.
Bilgiyi erdemle, yetkiyi sorumlulukla, başarıyı adaletle birleştirebilmektir.
Aristoteles’in erdem anlayışı burada anlam kazanır. Ona göre erdemli davranışlar, tekrar ve alışkanlık yoluyla karakterin parçası hâline gelir.
İnsan adil davranarak adaleti, ölçülü davranarak ölçülülüğü öğrenir.
Aynı ilke kurumsal hayat için de geçerlidir.
Bir yönetici kendi hatasını kabul ettiğinde sorumluluk kültürünü güçlendirir. Bir şef başarıyı ekibiyle paylaştığında adaleti görünür kılar. Bir genel müdür kuralları önce kendisine uyguladığında kurumsal güvenin temelini atar.
Çünkü çalışanlar, duvara asılmış değer bildirilerini okumaktan çok yöneticilerinin davranışlarını izler.
Yönetici konuşurken dinlenir; yaşarken taklit edilir.
En Tehlikeli Çöküş: Yanlışı Haklı Gösterebilmek
Meslek ahlakını tehdit eden davranışların belki de en tehlikelisi, insanın kendi yanlışına makul bir gerekçe bulabilmesidir.
Psikolojide rasyonalizasyon olarak adlandırılan bu savunma biçimi, kurumsal hayatta son derece tanıdık cümlelerle karşımıza çıkar:
“Herkes böyle yapıyor.”
“Kimse zarar görmüyor.”
“Ben bunu hak ettim.”
“Başka türlü yönetmek mümkün değil.”
“Piyasanın şartları böyle.”
Bu cümleler masum görünür.
Oysa her biri, insanın kendi vicdanıyla arasına koyduğu görünmez bir perdedir.
“Herkes yapıyor” diyen, yapmayanların varlığını görmezden gelir.
“Kimse zarar görmüyor” diyen, zararın kimin hayatında biriktiğini sorgulamaz.
“Ben hak ettim” diyen, hakkın yalnızca kişisel beklentiyle değil, adaletle de ilişkili olduğunu unutabilir.
Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşünceleri, tarihsel bağlamının ağırlığı korunarak, burada önemli bir uyarı olarak okunabilir: İnsan, yaptığı işin ahlaki sonuçlarını düşünmeyi bıraktığında sorumluluğunu da başkalarına devretmeye başlayabilir.
Kurumsal hayatta da tehlikeli olan yalnızca yanlış karar değildir.
Yanlış kararın artık sorgulanmamasıdır.
Bir kurumda herkesin kötü niyetli olması gerekmez. Bazen iyi insanların sessizliği, yanlış uygulamaların sürmesine yeter.
Bugün küçük bir usulsüzlüğe göz yuman kişi, yarın daha büyük bir yanlışın karşısında konuşma cesaretini kaybedebilir.
Çünkü vicdan da kullanılmadığında körelebilen bir muhakeme yetisidir.
Bu nedenle her yönetici, önemli bir karar vermeden önce kendisine üç soru sormalıdır:
Bu kararı misafirin ve çalışanlarımın karşısında açıkça savunabilir miyim?
Yarın ekibime bütün gerekçeleriyle anlatabilir miyim?
Bu kurumda herkes aynı davranışı gösterse, kurum ayakta kalabilir mi?
Üçüncü soru, Immanuel Kant’ın evrenselleştirilebilir ahlak ilkesiyle ilişkilendirilebilir.
Bir davranışın yalnızca bize fayda sağlaması yeterli değildir. Onun herkes için geçerli bir davranış kuralı olmasını isteyip isteyemeyeceğimizi de düşünmeliyiz.
İşte meslek ahlakı, çıkarın bittiği yerde değil; çıkar ile ilke karşı karşıya geldiğinde başlar.
İnsanın en büyük ahlaki yenilgisi, yanlış yaptığını bilmesi değil; yanlışını artık doğru sanmaya başlamasıdır.
Ustalar Giderse Mesleğin Hafızası da Gider
Turizm sektörünün bugün karşı karşıya olduğu önemli risklerden biri, yetişmiş profesyonellerin meslekten uzaklaşmasıdır.
Bu kayıp yalnızca istihdam istatistikleriyle açıklanamaz.
Çünkü bir otelden deneyimli bir yönetici ayrıldığında yalnızca bir makam boşalmaz.
Bazen yılların biriktirdiği kurumsal hafıza, yüzlerce krizden süzülmüş sezgi ve hiçbir eğitim kitabına bütünüyle sığmayan bir ustalık da kapıdan çıkar.
Bir aşçı malzemenin kalitesini yalnızca teknik ölçülerle değerlendirmez; yılların kazandırdığı bir duyarlılıkla hisseder.
Bir kat hizmetleri yöneticisi odanın temizliğini yalnızca kontrol listesiyle değil, misafirin henüz fark etmediği ayrıntıları görerek değerlendirir.
Deneyimli bir resepsiyonist, misafirin sesindeki küçük değişimden yaklaşan bir memnuniyetsizliği sezebilir.
İyi bir genel müdür ise kriz henüz rakamlara yansımadan kurumun içinde bir şeylerin yanlış gittiğini anlayabilir.
Michael Polanyi’nin örtük bilgi yaklaşımı, bu mesleki birikimi açıklamak açısından değerlidir.
İnsan bildiği her şeyi kelimelere, talimatlara veya prosedürlere dönüştüremez.
Bazı bilgiler ancak birlikte çalışarak, gözlemleyerek, deneyimleyerek ve ustanın yanında yetişerek öğrenilir.
İşte bu nedenle turizmde ustalık yalnızca teknik beceri değildir.
Bir mesleğin kuşaktan kuşağa aktarılan hafızasıdır.
Bugün yetişmiş insanları kaybeden işletmeler, yalnızca deneyimli çalışanlarını değil, gelecekte yetiştirecekleri ustaların öğretmenlerini de kaybediyor.
Usta olmayınca çırak yetişmez.
Çırak yetişmeyince meslek kendi bilgisini yeniden üretmekte zorlanır.
Ve bir süre sonra işletmelerde çok sayıda yönetici bulunabilir; fakat gerçek anlamda rehberlik edecek insan bulmak güçleşir.
Bir mesleğin geleceğini kaybetmesi, önce geçmişinden öğrenmeyi bırakmasıyla başlar.
Ahilikten Bugüne: Unuttuğumuz Meslek Terbiyesi
Bu topraklarda meslek ahlakının köklü geleneklerinden biri Ahiliktir.
Ahilik, ekonomik faaliyet ile ahlaki sorumluluğu birbirinden ayırmayan bir anlayış geliştirmiştir.
Usta olmak yalnızca bir işi iyi yapabilmek değildi.
Emanete sadık kalmak, ölçüyü korumak, başkasının hakkını gözetmek, dürüst ticaret yapmak ve kendisinden sonra gelecek insanı yetiştirmekti.
Meslek, yalnızca geçim sağlama yolu değil, aynı zamanda insanın karakterini geliştirdiği bir hayat terbiyesiydi.
Ahilik kültüründe kötü mal ve hileli ticaretle ilişkilendirilen “pabucu dama atılmak” anlatısı, mesleki itibarın güvenle kurulduğunu hatırlatır.
Bugün kullandığımız yönetim kavramlarının pek çoğu, bu eski ahlaki sorumluluğun modern ifadeleri olarak da okunabilir:
Kurumsal güven, etik liderlik, sürdürülebilir insan kaynağı, paydaş sorumluluğu ve hizmet kalitesi.
Bütün bu kavramların merkezinde aslında aynı soru vardır:
İnsan, başka bir insana karşı sorumluluğunu ne ölçüde yerine getiriyor?
Anadolu’nun kervansaray geleneği de konukseverliğin tarihsel hafızasında özel bir yere sahiptir.
Yolcunun güvenliği, dinlenmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanması yalnızca ticari bir işlem değil, toplumsal bir sorumluluk olarak da görülmüştür.
Bugün misafir deneyimi dediğimiz kavramın insani özü burada saklıdır.
İnsana, yalnızca ödeme gücü nedeniyle değil, insan olduğu için özen göstermek.
Kant’ın insanı yalnızca bir araç değil, aynı zamanda kendi başına bir amaç olarak görme ilkesi de aynı düşünceyi farklı bir felsefi düzlemde ifade eder.
Misafiri yalnızca oda geliri, çalışanı yalnızca personel maliyeti, yöneticiyi yalnızca emir uygulayıcısı olarak gören anlayış, insanın değerini ekonomik işlevine indirger.
Oysa otelcilik, insanı araçsallaştırarak sürdürülebilecek bir meslek değildir.
Çünkü bu mesleğin hammaddesi insan, sermayesi güven, itibarı ise ahlaktır.
Bugün otellerimiz büyüdü. Markalarımız çoğaldı. Teknolojimiz gelişti. Dünyanın dört bir yanında yeni yatırımlar yükseliyor.
Fakat kendimize sormamız gereken soru hâlâ aynı:
Binalarımızı büyütürken meslek terbiyemizi de büyütebildik mi?
Bedeli Kim Öder?
Meslek ahlakındaki aşınmanın bedeli hiçbir zaman yalnızca bir kişiyle sınırlı kalmaz.
Önce misafir öder.
Çünkü hizmet kalitesi, en parlak karşılama anında değil, ilk ciddi sorun yaşandığında anlaşılır.
Gülümsemek kolaydır.
Fakat hatayı kabul etmek, sorumluluk almak, çözüm üretmek ve misafirin güvenini yeniden kazanmak gerçek profesyonellik gerektirir.
Misafir her hatayı affetmeyebilir; ancak çoğu zaman onu asıl uzaklaştıran şey, hatanın kendisinden çok karşılaştığı umursamazlıktır.
Sonra çalışan öder.
Liyakatin karşılık bulmadığı kurumda yetenekli insan önce mücadele eder, sonra yorulur, ardından ya ayrılır ya da sessizleşir.
En tehlikeli sonuç da budur.
Çünkü çalışanların susması her zaman memnun olduklarını göstermez.
Bazen yalnızca artık bir şeylerin değişeceğine inanmadıklarını gösterir.
Ardından yatırımcı öder.
Başlangıçta düşük ücretle sağlandığı düşünülen tasarruf; zaman içinde artan personel devri, yükselen işe alım ve eğitim maliyetleri, düşen hizmet kalitesi, yıpranan marka itibarı ve kaybedilen misafir sadakati olarak geri dönebilir.
En sonunda ülke öder.
Çünkü turizm yalnızca döviz kazandıran bir sektör değildir.
Bir ülkenin dünyaya açılan yüzüdür.
Bir yabancının o ülkenin insanlarıyla, kültürüyle, gündelik hayatıyla ve misafirperverliğiyle kurduğu ilk temaslardan biridir.
Bir otelde yaşanan olumsuz deneyim bazen yalnızca o işletmenin değil, destinasyonun algısını da etkileyebilir.
Fakat terazinin diğer kefesinde çok daha güçlü bir gerçek vardır.
Ahlak, bu meslekte yalnızca korunması gereken bir değer değil, uzun vadeli başarının da temelidir.
Hatasını dürüstçe kabul eden, telafi için çaba gösteren işletme güveni yeniden kurabilir.
Emeğinin karşılığını gören çalışan, sorumluluğunu daha güçlü sahiplenebilir.
Kendisini değerli hisseden misafir, yalnızca hizmeti değil, kendisine gösterilen özeni de hatırlar.
Güven böyle oluşur.
Reklamın vaat ettiğini davranışın doğruladığı yerde marka itibarı kalıcı hâle gelir.
Çünkü gerçek misafirperverlik, insanı memnun etmekten önce ona değer vermeyi bilmektir.
Peki Turizmci Nasıl Olunur?
Belki de cevabı, nasıl olunmayacağını anlatırken zaten verdik.
Turizmci olmak, yalnızca bir diplomaya, unvana veya uzun yıllara sahip olmak değildir.
Mesleğin mutfağını bilmektir.
Gerektiğinde bir masayı kurabilmek, bir şikâyeti dinleyebilmek, bir çalışanın emeğini anlayabilmek, bir rakamın arkasındaki insan hikâyesini görebilmektir.
Turizmci olmak, doğruyu söyleyeni korumaktır.
Kötü haberi saklayan değil, zamanında getiren çalışanı dinlemektir.
Liyakati yakınlığın, emeği gösterişin, bilgiyi itaatin önünde tutmaktır.
Eğitimi gider olarak değil, geleceğe yapılan yatırım olarak görmektir.
Yöneticinin astından beklediği davranışı önce kendisinin göstermesidir.
Sermaye sahibinin profesyoneline güvenmesi, profesyonelin de bu güveni bilgi, dürüstlük ve hesap verebilirlikle karşılamasıdır.
Turizmci olmak, kimsenin görmediği yerde de işini doğru yapmaktır.
Çünkü karakterin gerçek sınavı, insanın denetlendiği anlarda değil, denetlenmediği anlarda başlar.
Genç meslektaşlarıma bir sözüm var.
Kısayollar cazip görünebilir. Görünürlük hızlı sonuç verebilir. Doğru insanlara yakın olmak kapılar açabilir.
Fakat meslek hayatı yalnızca açılan kapılardan ibaret değildir.
O kapıların ardında ne yaptığınız, kimlerin hayatına dokunduğunuz, hangi sorumlulukları üstlendiğiniz ve geride nasıl bir isim bıraktığınız önemlidir.
Unutmayın, bir ömür taşıyacağınız en değerli mesleki sermaye, adınızdır.
Ustalara da bir sözüm var.
Bildiğinizi saklamayın.
Yanınızda yetişen gence yalnızca işin nasıl yapıldığını değil, neden doğru yapılması gerektiğini de öğretin.
Bir masanın nasıl kurulacağını, bir misafirin nasıl dinleneceğini, bir bütçenin nasıl okunacağını, bir çalışanın onurunun nasıl korunacağını gösterin.
Çünkü ustalık, yalnızca geçmişte kazanılmış bir başarı değildir.
Geleceğe bırakılan bir emanettir.
Usta, kendisinden daha iyisini yetiştirmekten korkmadığı gün gerçek usta olur.
Geriye Ne Kalır?
Bir gün bütün unvanlar geride kalacak.
Kartvizitlerdeki sıfatlar silinecek. Makam odalarının kapılarındaki isimler değişecek. Bugün alkışlanan yöneticilerin yerini başkaları alacak.
Oteller el değiştirecek.
Markalar yeniden yapılanacak.
Yıldızlar, tabelalar, yönetim sistemleri ve teknolojiler yenilenecek.
Fakat bir şey kalacak.
Bir misafirin hatırladığı incelik.
Bir çalışanın unutamadığı adalet.
Bir gencin mesleğe tutunmasını sağlayan ustasının sözü.
Bir insanın başka bir insana gösterdiği saygı.
İşte bir mesleğin gerçek mirası budur.
Turizm yalnızca odaların satıldığı, sofraların kurulduğu, hizmetlerin sunulduğu ekonomik bir faaliyet değildir.
İnsanın insana duyduğu güvenin her gün yeniden sınandığı bir ahlak alanıdır.
Bu nedenle mesleğin geleceği yalnızca yeni yatırımlarda, büyük markalarda, gösterişli projelerde veya artan yatak kapasitelerinde aranamaz.
Gelecek; bilgiyi koruyanlarda, emeğe saygı gösterenlerde, yanlış karşısında susmayanlarda ve kendisinden daha iyisini yetiştirmeyi mesleki sorumluluk bilenlerde saklıdır.
Ben bu mesleğin geleceğinden umutluyum.
Çünkü hâlâ gecenin bir saatinde kimse görmeden görevini hakkıyla yapan insanlar var.
Hâlâ misafirin memnuniyetini kendi başarısı sayan çalışanlar, genç meslektaşına bildiğini esirgemeyen ustalar, sermayesini insan emeğine saygıyla büyütmeyi bilen yatırımcılar var.
Hâlâ bir misafirin teşekkürünü bütün ödüllerden değerli bulan profesyoneller var.
Bu meslek onların omuzlarında yükseliyor.
Ve unutmayalım:
Bir oteli yönetmek için yetki verilebilir.
Bir markayı temsil etmek için unvan verilebilir.
Bir binanın sahibi olmak için sermaye yeterli olabilir.
Fakat turizmci olmak için önce insanın güvenini hak etmek gerekir.
Çünkü meslekler yalnızca yapılan işlerle değil, o işleri yapan insanların karakteriyle de tarihe geçer.
Otel sahibi olunabilir. Yönetici atanılabilir. Unvan satın alınabilir. Ama ustalık satın alınamaz.
Ve belki de bütün bu yazının sonunda söylenmesi gereken en önemli söz şudur:
İşi bileni susturarak, ehliyetsizi alkışlayarak, itaati sadakat, gösterişi liyakat, çıkarı başarı sayarak turizmci olunmaz.
Olunsa olunsa bir binanın sahibi, bir makamın işgalcisi, bir unvanın taşıyıcısı olunur.
Oysa gerçek turizmci, kapısından giren yabancıyı bir gelir kalemi olarak değil, kendisine emanet edilmiş bir insan olarak görebilendir.
Çünkü turizmcilik, bir mesleği icra etmekten önce insana karşı sorumluluk taşımaktır.
Ve insan mesleğini seçer; fakat sonunda mesleğinin ahlakı, o insanın kim olduğunu ele verir.
Faruk Keskin 2 Saat Önce
5g de mutlaka turizm olmalıydı. Oyo bir başlangiç