Nereden Nereye?

YAZARLAR

“… oysa asıl mesele onu değiştirmektir.”

Yazan Mustafa DÖNMEZ

Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in on birincisinde, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa asıl mesele onu değiştirmektir.” der. Marx kendilerinden haberdar olsun ya da olmasın, bu ve benzeri sözlerin doğruluğuna en çok inananların Osmanlı coğrafyasında bulunduğu söylenebilir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik bakımdan zayıflaması ve bir yıkım tehdidiyle karşı karşıya kalması, Osmanlı münevverlerini mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğine inandırmıştı. Pratiğin yakıcı sorunları karşısında teorinin hiçbir önem taşımadığı düşüncesi giderek hâkim hâle gelmişti. Gerilemenin ve yıkımın önlenmesi, devlet ve millet olarak yeniden eski parlak günlere dönülebilmesi için herkes kendince siyasal bir çıkış yolu öneriyor; insanlar, bu öneriler arasındaki benzerliklere göre kümeleniyordu.

Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık ve ademimerkeziyetçilik gibi düşünceler etrafında birleşiliyor; her kesim kendi haklılığını göstermeye çalışırken birtakım olgulara ve sözüm ona delillere dayanan bir didişme ortamı oluşuyordu. Bu dönemin sembol eseri, Yusuf Akçura’nın 1905 yılında yayımlanan Üç Tarz-ı Siyaset adlı çalışmasıydı. Akçura’nın yaptığı gibi çözüm önerileri her zaman Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük terkibi içinde ele alınmasa da aynı zihin ve mantık işleyişi yakın zamanlara kadar hâkimiyetini korudu; bugün de etkisini sürdürmektedir.

Anlamanın ve yorumlamanın önemsiz görüldüğü, siyasal ve ideolojik çekişmenin temel paradigma olarak benimsendiği bu bakış açısı hâlen oldukça güçlüdür. Siyasetin, gündelik hayatın, sanatın, medyanın, düşünce dünyasının ve akademik ortamın başlıca belirleyicisi ve ayrıştırıcısı olmayı sürdürmektedir.

Ancak en başından beri başka bir süreç de alttan alta işlemektedir. Bu süreç; değiştirme ve dönüştürme eylemine girişmeden önce insanı, toplumu, hayatı, dünyayı, kitapları, birbirimizi ve nihayet anlama faaliyetinin kendisini anlamamız gerektiği düşüncesine dayanır. Aynı düşünce, bütün bozulmaların temelinde liyakat sisteminin çökmesinin, kamu mallarının yağmalanmasının ve bunların cezasız bırakılmasının bulunduğunu; böyle bir düzenin kabul edilemeyeceğini de ortaya koymaktadır.

Başlangıçta yeterince önemsenmeyen bu anlayış, zamanla hak ettiği değeri kazanmıştır. Anlamanın kendisini anlamanın önemine işaret eden hemen bütün çalışmaların dayandığı temel yaklaşımlardan biri hâline gelmiştir. Denilebilir ki Üç Tarz-ı Siyaset, hayatın yakıcı sorunlarını ve gerçekliğin çatışmaya dayanan boyutunu merkeze alan ideolojik-siyasal ayrışmanın sembol eseri olmuştur. Buna karşılık derin düşüncenin, teorinin ve anlamanın vazgeçilmezliğini savunan yaklaşım da yönetimdeki vandalizmi, yağmayı, liyakatsizliği ve adaletsizliği kavramadan kalıcı bir çözüm üretilemeyeceğini göstermiştir. Çünkü anlamak, hiçbir zaman geri plana atılabilecek bir faaliyet değildir.

Her şey değişir ve gelişir. Yönetimler, adalet ve hukuk düzenini doğru ve yetkin müdahalelerle değiştirebilir. Ne var ki toplumsal yozlaşmayı ve toplumun içine düştüğü bayağılığı ortadan kaldırmak çok daha zordur. Yasalar değiştirilebilir, kurumlar yeniden düzenlenebilir ve yönetim kadroları yenilenebilir; fakat bozulma bir hayat tarzına, yağma olağan bir davranışa, liyakatsizlik genel bir kabule ve çifte standart sıradan bir uygulamaya dönüştüğünde toplumsal iyileşme son derece güçleşir.

Bugün ülkemiz ve içinde bulunduğumuz bölge, büyük bir yozlaşmanın ve çifte standardın tam merkezindedir. Kamu kaynaklarının yağmalanması, liyakatin değersizleştirilmesi, hukukun kişilere ve kesimlere göre farklı uygulanması, sorumluların cezasız kalması ve bütün bunların giderek normalleştirilmesi yalnızca birer yönetim sorunu değildir. Bunlar, aynı zamanda toplumsal vicdanı ve ortak ahlakı aşındıran derin bir zihniyet krizinin göstergeleridir.

Bu nedenle “Nereden nereye?” sorusunu sorarken yalnızca geçmiş ile bugün arasında yüzeysel bir karşılaştırma yapmak yeterli değildir. Asıl düşünülmesi gereken; bu noktaya nasıl geldiğimiz, hangi değerleri yitirdiğimiz, hangi yanlışları kanıksadığımız ve nasıl bir toplumsal düzen kurmak istediğimizdir. Değiştirmek kuşkusuz gereklidir; ancak neyi, neden ve nasıl değiştireceğimizi anlayamadığımız sürece her değişim girişimi yeni sorunlar doğurmaya mahkûmdur.

Toplumsal bilincin oluşması bakımından belki de en önemli mesele budur: Değiştirmeden önce anlamak, hüküm vermeden önce düşünmek ve konuşurken olayları tarihsel ve toplumsal bağlamları içinde değerlendirmek. Artık bu konu üzerinde ciddiyetle düşünmenin ve bağlamı göz ardı etmeden konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü nereden geldiğimizi doğru biçimde anlamadan nereye gittiğimizi bilmemiz mümkün değildir.

Önümüzde, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyetimizi kurarken sergiledikleri örnek davranışlar ve benimsedikleri ilkeler bulunmaktadır. Onların akla, bilime, liyakate, hukuka, bağımsızlığa ve kamu yararına dayanan anlayışları yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir miras olarak görülmemelidir. Bu anlayış, bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunların aşılmasında yol gösterici olabilecek güçlü bir örnektir.

Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları, içinde bulundukları son derece ağır şartlara rağmen umutsuzluğa teslim olmamış; toplumsal gerçekliği doğru değerlendirmeye, milletin imkânlarını harekete geçirmeye ve çağdaş bir devlet düzeni kurmaya yönelmişlerdir. Onların ortaya koyduğu sorumluluk bilinci, kişisel çıkarlardan uzak durma iradesi ve ülkenin geleceğini her türlü hesabın üzerinde tutan tavrı, bugün her zamankinden daha fazla hatırlanmaya ihtiyaç duymaktadır.

Dolayısıyla yapılması gereken yalnızca geçmişle övünmek değildir. Cumhuriyet’i kuran iradenin hangi ahlaki, hukuki ve düşünsel temeller üzerinde yükseldiğini anlamak; bu değerleri günümüzün şartları içinde yeniden hayata geçirmek gerekir. Liyakati, adaleti, hukukun üstünlüğünü, kamu ahlakını ve toplumsal sorumluluğu yeniden egemen kılmadan gerçek bir değişimden söz edilemez.

“Nereden nereye?” sorusu, bu bakımdan yalnızca bir yakınma veya geçmişe duyulan özlemin ifadesi değildir. Aynı zamanda kendimizle yüzleşme, kaybettiğimiz değerleri yeniden hatırlama ve geleceğimizi ortak akıl ile kurma çağrısıdır. Cumhuriyet’in kuruluşunda sergilenen kararlılık ve fedakârlık, bu çağrıya cevap verebilmek için ihtiyaç duyduğumuz tarihsel birikimi ve toplumsal gücü hâlâ taşıdığımızı göstermektedir.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.