Yazan Prof. Dr. Tansel TERCAN
Bir hafta sonra Antalya, tarihinin en kalabalık ve belki de en anlamlı misafirlerini ağırlamaya hazırlanıyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı COP31, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'daki Aksu Expo alanında toplanacak. Resmî açıklamalara göre 196 ülkeden 100 binin üzerinde katılımcı bekleniyor; aralarında 100'ü aşkın devlet ve hükümet başkanı, 400'ü aşkın bakan var. Yaklaşık 1,1 milyon metrekarelik alan, müzakerelerin yapılacağı Mavi Bölge ile halka açık Yeşil Bölge'ye ayrıldı. Zirvenin güvenliği, ulaşımı, sağlığı ve temizliği için 30 binin üzerinde görevli çalışacak. Dünya liderleri ise 11-12 Kasım'da Antalya'da bir araya gelecek.
Bu rakamlar bir şehrin organizasyon kapasitesini anlatıyor. Ama ben bu yazıda başka bir şeyi sorgulamak istiyorum. Antalya bu misafirliğe yalnızca ev sahibi olarak mı hazırlanıyor, yoksa bir örnek olarak mı?
Çünkü ikisi aynı şey değil.
Dünyayı ağırlamak bir organizasyon başarısıdır; dünyaya örnek olmak ise bir karakter meselesidir.
Antalya misafir ağırlamayı bilir. 2025 yılında bu şehre 17,5 milyonu aşkın ziyaretçi geldi. ATF26'da dile getirildiği gibi, Antalya her yıl kendi nüfusunun 7-8 katı kadar turisti ağırlıyor. Havalimanından otele, otelden plaja, plajdan antik kente uzanan bu zinciri dünyanın pek az şehri bu ölçekte ve bu ustalıkla yönetebilir.
Ama COP31 sıradan bir misafirlik değil. Bu kez gelenler tatil için değil, gezegenin geleceği için geliyor. Ve bu misafirler, yalnızca otel odasının konforuna ya da toplantı salonunun düzenine bakmayacak. Şehrin suyunu nasıl yönettiğine, atığını nereye götürdüğüne, enerjisini nereden aldığına, çalışanlarına nasıl davrandığına da bakacaklar.
Otelcilikte yıllar içinde edindiğim bir sezgi var: İyi bir ev sahibini salonundan değil, mutfağından anlarsınız. Salon misafirler için hazırlanır; mutfak ise evin gerçek hâlini yansıtır.
Misafir salona bakarak gelir, mutfağa bakarak gider.
Bu noktada sosyal psikolojinin iki önemli bulgusu yolumuzu aydınlatıyor.
Birincisi, Albert Bandura'nın sosyal öğrenme kuramıdır. Bandura, insanların davranışlarının önemli bir bölümünü kendilerine anlatılanlardan değil, gözlemledikleri örneklerden öğrendiğini gösterdi. Çocuk ebeveyninin söylediğini değil, yaptığını taklit eder. Toplumlar da, şehirler de, sektörler de böyledir. Dünya Antalya'dan bir iklim bildirisi duymayı değil, iklimle uyumlu bir turizm şehrinin nasıl işlediğini görmeyi bekliyor.
İnsanlar sözü dinler, ama örneği taklit eder.
İkincisi, Leon Festinger'ın 1957'de ortaya koyduğu bilişsel çelişki kavramıdır. İnsan, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uyumsuzluğu fark ettiğinde derin bir rahatsızlık duyar. Ama asıl önemlisi, bu uyumsuzluğu başkalarında fark ettiğimizde ne olduğudur: O kişiye, o kuruma, o şehre olan güvenimiz sarsılır. İklim zirvelerine yöneltilen en ağır eleştiri de tam olarak budur. Fosil yakıt üreticisi ülkelerde düzenlenen zirveler, özel jetlerle gelen liderler, tek kullanımlık malzemelerle dolu toplantı salonları... Dünya artık iklim zirvelerinin ne söylediğine olduğu kadar, bunu nasıl yaptıklarına da bakıyor.
Söylediği ile yaptığı arasındaki mesafe, bir ev sahibinin itibarının ölçüsüdür.
Antalya'nın bu sınavı, kendi hikâyesi açısından da özel bir anlam taşıyor. Akdeniz havzası, uluslararası bilim insanlarının raporlarına göre dünya ortalamasından daha hızlı ısınıyor. Sıcak hava dalgaları, kuraklık, orman yangınları ve su stresi artık bu bölgenin günlük gerçekleri. Yani Antalya, iklim değişikliğini uzaktan konuşan bir şehir değil; onu bizzat yaşayan bir şehir. Güneşi ve denizi yarım asırdır dünyaya satan bir turizm başkentinin, aynı güneşin ve aynı denizin geleceği için toplanan zirveye ev sahipliği yapması, tarihin ince bir ironisi değil, bir sorumluluk çağrısıdır.
Zirve tarihinden de çıkarabileceğimiz dersler var. Büyük organizasyonlar, ev sahibi şehirlere iki farklı miras bırakabilir. Barselona 1992 Olimpiyatları, şehrin deniz kıyısını, altyapısını ve dünyadaki imajını kalıcı olarak dönüştürdü; bugün hâlâ başarılı bir mega etkinlik mirasının örneği olarak gösterilir. Atina 2004'te ise milyarlar harcanarak yapılan pek çok tesis, oyunlardan sonra kullanılmayan "beyaz fillere" dönüştü. Fark, organizasyonun ihtişamında değil, organizasyondan sonra ne olacağının önceden düşünülmüş olmasında yatıyordu.
Antalya'nın bu konuda iyi bir başlangıcı var. Zirve için yapılan yatırımların önemli bir bölümü kalıcıdır. Havalimanının yolcu kapasitesinin 35 milyondan 82 milyona çıkarılması planlanıyor; Belek ve Kundu bölgesinde yeni yolların, şehir içinde yeni toplu taşıma güzergâhlarının ve doğal gazla çalışan otobüslerin hizmete girmesi hedefleniyor. Bunlar zirve bittikten sonra da şehirde kalacak yatırımlar. Asıl soru ise bu fiziksel mirasın yanında bir davranış mirası da bırakıp bırakamayacağımız.
Zirve on iki gün sürer; mirası on yıllar.
Peki, turizm sektörü olarak bu sınavda bize düşen ne? Bence aşağıda belirtmiş olduğum somut bir sorumluluk var.
Ölçmek ve açıklamak; Zirve süresince ve sonrasında Antalya'daki her otel; misafir gecesi başına enerji, su ve atık rakamlarını ölçmeli, şeffaf biçimde paylaşmalı. Ölçülmeyen bir taahhüt, bir dilekten öteye geçmez. Bu rakamlar her yıl aynı yöntemle yeniden açıklandığında, Antalya dünyanın ölçülebilir hedefleri olan ilk büyük kitle turizmi destinasyonlarından biri olabilir.
Yerel olanı merkeze almak; Zirve misafirlerinin sofrasına gelen ürünün tarladan masaya kat ettiği mesafe, bir iklim politikasıdır. Antalya'nın serasından, köyünden, kooperatifinden gelen ürünler hem karbon ayak izini azaltır hem de yerel ekonomiye güç verir. Konaklama sektörünün satın alma gücü, bölgenin tarımına kalıcı bir talep yaratabilir.
Çalışanı bu hikâyenin parçası yapmak; Zirve süresince binlerce otel çalışanı dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerle yüz yüze gelecek. Restoranda servis yapan genç, misafirin "Bu otel suyunu nasıl yönetiyor?" sorusuna cevap verebilmeli. Bir şehrin iklim bilinci, yöneticilerinin konuşmasıyla değil, en ön saftaki çalışanının bilgisiyle sınanır. Bu yüzden zirve, aynı zamanda sektör için büyük bir iklim okuryazarlığı seferberliğine dönüştürülmeli.
Bir şehrin iklim bilinci, kürsüdeki konuşmayla değil, en ön saftaki çalışanın cevabıyla sınanır.
Misafirliği on iki ay boyunca sürdürmek; COP31 kasım ayında yapılıyor; yani Antalya'nın sezon dışında da dünya çapında bir organizasyonu taşıyabildiğini kanıtlayacak. Bu, yıllardır konuştuğumuz 12 ay turizminin en güçlü vitrini olabilir. Kongre, toplantı ve bilim turizmi, sezonu uzatmanın ve istihdamı yıla yaymanın en akılcı yollarından biridir. Zirvenin bıraktığı tecrübe, gelecek yılların uluslararası kongre takvimine dönüştürülmeli.
Hesap vermek; Zirvenin ardından Antalya bir "zirve mirası karnesi" yayımlamalı: Neyi hedefledik, neyi başardık, nerede eksik kaldık? Bu karne bir yıl sonra yeniden açıklanmalı. Çünkü örnek olmak, kusursuz olmak değil; eksiklerini görebilmek ve onları düzeltme cesaretini gösterebilmektir.
Örnek olmak kusursuz olmak değildir; eksiğini görüp düzeltme cesaretidir.
Bu yazıyı yazarken aklımda hep aynı soru var: On iki gün sonra Mavi Bölge'nin ışıkları söndüğünde, kameralar şehirden ayrıldığında, liderlerin uçakları kalktığında Antalya'da ne kalacak?
Eğer geriye yalnızca güzel fotoğraflar, başarılı bir organizasyon ve iyi dilekler kalırsa, dünyayı ağırlamış olacağız. Ama eğer geriye ölçülen ve açıklanan hedefler, yerel üreticiye açılmış kapılar, iklim bilinci kazanmış çalışanlar ve on iki ay yaşayan bir turizm kalırsa, dünyaya örnek olmuş olacağız.
Antalya yarım asırdır dünyaya güneşini, denizini ve misafirperverliğini sunuyor. Şimdi dünyaya bir şey daha sunma fırsatı var: Turizmin iklimin düşmanı değil, teminatı olabileceğinin kanıtı.
Bu fırsat bir daha kolay kolay gelmeyecek.
Dünyayı ağırlamak bir onurdur; dünyaya örnek olmak ise bir sorumluluktur.