AKDENİZ’İN DERİNLİĞİNDE BİR GELECEK

YAZARLAR

Türkiye–Libya Mutabakatı: Denizlerin Stratejik Hafızası ve Bir Ülkenin Geleceği

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

Beyaz zeytinin ülkesinden, Libya’dan, gündemin ağır ve yorucu akışı içinde nefes aldıran bir haber ulaştı. Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat, yeni bir diplomatik gelişmeyle yeniden uluslararası gündemin merkezine taşındı.

Ne var ki, çağımızın belki de en büyük düşünsel yoksunluklarından biri, haber alma imkânlarımız çoğaldıkça haberin anlamını kavrama yeteneğimizin aynı ölçüde gelişmemesidir.

Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan gelişmeden birkaç saniye içinde haberdar olabiliyoruz; fakat o gelişmenin tarihsel köklerini, uluslararası ilişkilerdeki karşılığını ve gelecek nesillerin hayatına uzanabilecek sonuçlarını düşünmeye çoğu zaman yeterince vakit ayıramıyoruz.

Savaş haberleri, ekonomik belirsizlikler, insani krizler ve birbirini izleyen küresel gelişmeler arasında insan zihni, giderek her şeyi duyan fakat duyduklarının üzerinde düşünmeye fırsat bulamayan bir tanıklığa dönüşüyor. Bilgiye erişim hızımız artarken, bilgiyi anlamlandırma derinliğimiz aynı hızla ilerlemiyor.

Oysa bazı haberler yalnızca okunmak için değil, üzerinde uzun uzun düşünülmek için de vardır.

Türkiye–Libya deniz yetki alanları mutabakatına ilişkin son gelişme de bunlardan biridir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca iki ülke arasında belirlenen bir deniz sınırı değildir. Akdeniz'in jeopolitik geleceği, enerji güvenliği, uluslararası hukuk, ekonomik bağlantısallık ve Türkiye'nin gelecek kuşaklara aktarabileceği stratejik imkânlar aynı meselenin farklı katmanlarında buluşmaktadır.

Bir ülkenin coğrafyası, yalnızca üzerinde yaşadığı topraklardan ibaret değildir. Bazen geleceğin en önemli imkânları, gözle görülemeyen deniz derinliklerinde, henüz keşfedilmemiş jeolojik katmanlarda ve uluslararası hukukun karmaşık sınırlarında saklıdır. Tarih boyunca denizlere yalnızca kıyılarından bakan toplumlarla denizleri bilimsel, ekonomik ve diplomatik bir gelecek alanı olarak değerlendiren toplumların gelişme imkânları birbirinden farklı olmuştur. Çünkü deniz, yalnızca iki kara parçasını ayıran bir su kütlesi değildir. Deniz, ticaretin, enerjinin, teknolojinin, güvenliğin ve medeniyetler arasındaki ilişkinin görünmeyen altyapısıdır.

Akdeniz ise bütün bunların ötesinde, insanlığın ortak tarihinin suya yazılmış bir hafızasıdır. Bugün Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatı değerlendirirken meseleyi yalnızca bir harita, bir sınır veya muhtemel doğal gaz rezervi olarak görmek, konunun tarihsel ve jeoekonomik derinliğini göz ardı edecektir.

Asıl mesele, Türkiye'nin Akdeniz'deki coğrafi konumunu bilimsel bilgiye, uluslararası iş birliğine, ekonomik üretime ve uzun vadeli stratejik kapasiteye nasıl dönüştürebileceğidir.

Zira coğrafya bir imkândır. O imkânı kalıcı bir medeniyet değerine dönüştüren ise bilgi, hukuk, teknoloji, diplomasi ve kurumsal sürekliliktir.

Bir Mutabakatın Ötesinde: Akdeniz'in Değişen Jeopolitiği

27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarının belirli bir bölümünün sınırlandırılmasını öngörmektedir.

8 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe giren ve Birleşmiş Milletler Antlaşmalar Koleksiyonu'na kaydedilen bu düzenleme, Akdeniz'in hukuki ve stratejik coğrafyasında farklı değerlendirmelere konu olmuştur.

20 Ekim 2026 tarihinde Libya'nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin mutabakatı onaylama yönündeki kararı ise sürece yeni bir diplomatik boyut kazandırmıştır.

Bu gelişme, Libya'nın uzun süredir devam eden kurumsal bölünmüşlüğü dikkate alındığında, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkiler açısından değil, Libya'nın farklı kurumlarıyla geliştirilebilecek gelecekteki iş birliği açısından da önem taşımaktadır.

Bununla birlikte, uluslararası ilişkilerde diplomatik bir gelişmenin değeri yalnızca tarafların ona yüklediği anlamla ölçülmez. Üçüncü devletlerin hukuki yaklaşımları, bölgesel dengeler ve uluslararası teamül hukuku da aynı bütünün parçalarıdır.

Türkiye, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında hakkaniyet ilkesini ve ilgili kıyıların coğrafi özelliklerini öne çıkarırken, Yunanistan, özellikle adaların deniz yetki alanlarına etkisi bakımından farklı bir hukuki yaklaşım benimsemektedir. Bu görüş ayrılıklarının varlığı, Doğu Akdeniz'in geleceğinin yalnızca ikili anlaşmalarla değil, daha geniş bir diplomatik ve hukuki çerçevede şekilleneceğini göstermektedir.

Birleşmiş Milletler'e kayıt, anlaşmanın uluslararası düzeyde belgelenmesini sağlar; ancak üçüncü devletlerin itirazlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Tam da bu nedenle Türkiye açısından mesele, deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki pozisyonunu bilimsel verilerle temellendirirken bölgesel öngörülebilirliği ve ekonomik iş birliği imkânlarını geliştirebilmektir.

Uluslararası ilişkilerde kalıcı stratejik kapasite, yalnızca bir hakkın ileri sürülmesinden değil, o hakkın hukuki güvenlik ve diplomatik süreklilik içinde yönetilebilmesinden doğar.

Denizlerin Altındaki Enerji, Üstündeki Akıl

Doğu Akdeniz, son yirmi yılda gerçekleştirilen hidrokarbon keşifleriyle küresel enerji jeopolitiğinde dikkat çeken havzalarından biri hâline gelmiştir. Ancak doğal gaz meselesine yalnızca yeraltındaki kaynakların büyüklüğü üzerinden yaklaşmak, çağdaş enerji ekonomisinin gerçekliğini yeterince açıklamaz.

Bir bölgede doğal gaz bulunabileceğine ilişkin jeolojik öngörü ile ekonomik olarak üretilebilir, kanıtlanmış rezerv arasında bilimsel ve finansal açıdan önemli farklar vardır. Sismik araştırmalar, jeofizik modellemeler, arama sondajları, rezerv değerlendirmeleri ve üretim maliyetleri, bu sürecin birbirini tamamlayan aşamalarıdır.

Türkiye–Libya mutabakatıyla ilişkili deniz alanlarında henüz doğrulanmamış kaynak miktarlarını kesin rezervler gibi sunmak, bilimsel gerçeklikle bağdaşmaz. Bu noktada belki de en önemli soru şudur: Bir ülkenin enerji zenginliği, denizin altında ne kadar doğal gaz bulunduğuyla mı, yoksa o doğal gazı araştırabilecek, değerlendirebilecek ve ekonomik değere dönüştürebilecek bilgi birikimiyle mi ölçülmelidir?

Çağdaş dünyada cevap giderek ikinci soruda yoğunlaşmaktadır. Çünkü enerji jeopolitiği artık yalnızca petrol ve doğal gaz sahalarının coğrafi dağılımıyla açıklanamaz. Derin deniz mühendisliği, yapay zekâ destekli jeolojik analizler, veri işleme kapasitesi, ileri malzeme teknolojileri ve uluslararası finansman modelleri enerji değer zincirinin belirleyici unsurları hâline geliyor.

Bir kuyunun açılmasından önce binlerce veri yorumlanıyor. Bir rezervin üretime geçmesinden önce mühendislik, hukuk, çevre bilimi ve ekonomi aynı masada buluşuyor. Türkiye'nin Karadeniz'de geliştirdiği deniz araştırma ve üretim deneyimi, Akdeniz'deki muhtemel faaliyetler için önemli bir teknolojik birikim oluşturmaktadır. Bununla birlikte, her deniz havzasının kendine özgü bir jeolojik yapısı vardır. Karadeniz'deki keşiflerin Akdeniz'de aynı sonuçlarla tekrarlanacağı varsayılamaz.

Bilimsel olgunluk, imkânları görürken belirsizlikleri de kabul edebilmektir.

Doğal Gaz Potansiyeli: Rakamların Ötesindeki Gerçek

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’nun Doğu Akdeniz'e ilişkin geniş kapsamlı değerlendirmelerinde, incelenen jeolojik alanlar için yaklaşık 286,2 trilyon fit küp, diğer bir ifadeyle 8,1 trilyon metreküp düzeyinde, henüz keşfedilmemiş ve teknik olarak üretilebilir doğal gaz kaynak potansiyeline ilişkin ortalama tahminler bulunmaktadır. Ancak bu büyüklük, Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesinde veya Türkiye–Libya mutabakatının sınırlandırdığı alanda aynı miktarda gaz bulunduğu anlamına gelir mi?

Bu, çok daha geniş bir jeolojik coğrafyaya ilişkin bir kaynak tahminidir.

Uluslararası enerji değerlendirmelerinde en önemli ayrımlardan biri, kaynak potansiyeli ile kanıtlanmış ticari rezervin karıştırılmamasıdır. Bir kaynağın varlığı kadar, hangi derinlikte bulunduğu, hangi maliyetle çıkarılabileceği, hangi pazarlara ulaştırılabileceği ve üretimin çevresel etkilerinin nasıl yönetileceği de önemlidir.

Dolayısıyla Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji imkânlarını değerlendirirken yalnızca rezerv beklentilerine değil, araştırma ve üretim kapasitesine, uluslararası ortaklıklara ve enerji ticaretindeki konumuna da odaklanmak gerekir. Çünkü ekonomik egemenlik, yalnızca bir kaynağa erişim imkânıyla değil, o kaynağın değer zincirinde ne ölçüde yer alınabildiğiyle de ilişkilidir.

Türkiye'nin Coğrafyası: Bir Köprüden Daha Fazlası

Türkiye, uzun yıllar boyunca Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak tanımlanmıştır. Bu benzetme coğrafi bakımdan anlamlı olmakla birlikte, 21. Yüzyılın jeoekonomik gerçekliğini açıklamak için artık tek başına yeterli değildir.

Türkiye yalnızca iki kıtayı birbirine bağlayan bir geçiş ülkesi değildir. Karadeniz, Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'nın enerji, ticaret, ulaştırma ve veri ağlarının kesiştiği çok katmanlı bir bağlantısallık coğrafyasıdır.

Bu konum, Türkiye'ye önemli imkânlar sunmaktadır. Ancak coğrafi merkez olmak ile ekonomik merkez olmak aynı şey değildir. Bir ülke önemli ticaret yollarının üzerinde bulunabilir; ancak bu yolların ürettiği katma değerden yalnızca sınırlı bir pay alabilir. Bir ülke enerji kaynaklarının geçiş güzergâhında yer alabilir; ancak enerji teknolojilerinin geliştirilmesinde yeterince rol oynamayabilir.

Bir ülke denizlere geniş kıyılarla açılabilir; fakat deniz ekonomisi bilgi, finansman ve mühendislik boyutlarında arzu ettiği kapasiteye henüz ulaşmamış olabilir. Bu nedenle Türkiye'nin Akdeniz'deki geleceğini değerlendirirken yalnızca coğrafi konumun değil, bu konumun ekonomik üretime nasıl dönüştürülebileceğinin de sorgulanması gerekir. Türkiye–Libya ilişkilerinin stratejik değeri burada daha belirgin hâle gelmektedir.

Libya'nın hidrokarbon kaynakları ve Kuzey Afrika'daki konumu ile Türkiye'nin sanayi, mühendislik, enerji altyapısı ve insan kaynağı arasında tamamlayıcı ekonomik alanlar bulunmaktadır. Bu tamamlayıcılık, karşılıklı yarara dayanan uzun vadeli ortaklıkların geliştirilmesi için zemin oluşturabilir.

Diplomatik Mutabakattan Ekonomik Ortaklığa

Türkiye ile Libya arasındaki enerji ilişkileri, son dönemde deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasının ötesinde araştırma ve yatırım ortaklıklarına da uzanmaktadır. 2025 yılında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Libya Ulusal Petrol Kurumu arasında deniz alanlarında jeolojik ve jeofizik araştırmalara yönelik iş birliği geliştirilmiştir.

2026 yılında ise TPAO'nun (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) uluslararası ortaklarıyla Libya'daki kara ve deniz arama projelerinde yer alması, ilişkilerin enerji ekonomisi açısından yeni bir boyut kazanabileceğini göstermiştir. İspanyol Repsol ve Macaristan merkezli, çok uluslu bir petrol, doğal gaz ve enerji şirketi olan Macar MOL gibi şirketlerle kurulan ortaklıklar, enerji diplomasisinin yalnızca devletlerarası ilişkilerden ibaret olmadığını da ortaya koymaktadır.

Günümüzde enerji yatırımları, uluslararası sermayenin, mühendislik bilgisinin, hukuki düzenlemelerin ve ticari risklerin birlikte yönetildiği karmaşık yapılardır. Ancak burada önemli bir ayrım korunmalıdır: Libya'daki arama ruhsatları ile Türkiye–Libya deniz yetki alanları mutabakatı aynı hukuki düzenleme değildir. Arama ruhsatı tek başına ticari üretim veya kesinleşmiş rezerv anlamına gelmez. Bununla birlikte, Türkiye'nin uluslararası arama projelerinde yer alması, enerji ekonomisinde yalnızca tüketici veya transit ülke olmanın ötesinde, araştırma ve üretim süreçlerine katılım açısından değerlendirilebilecek bir gelişmedir.

Türkiye ile Libya arasındaki ekonomik ilişkilerin uzun vadeli değeri, yalnızca doğal gazın varlığıyla sınırlı kalmayabilir.

Ortak mühendislik projeleri, mesleki eğitim, üniversiteler arası araştırma programları, enerji altyapılarının geliştirilmesi ve yerel insan kaynağının yetiştirilmesi de bu ilişkinin kalıcı kazanımları arasında yer alabilir. Çünkü gerçek ekonomik ortaklık, yalnızca kaynakların paylaşılması değil, bilgi ve üretim kapasitesinin birlikte geliştirilmesidir.

Türkiye Bu İmkânı Nasıl Kalıcı Bir Değere Dönüştürebilir?

Bir ülkenin stratejik imkânlarına sahip çıkması, onları yalnızca diplomatik belgelerde tanımlamasıyla tamamlanmaz.

Asıl mesele, söz konusu imkânları uzun vadeli ekonomik ve kurumsal kapasiteye dönüştürebilmektir. Türkiye açısından bu dönüşümün ilk boyutu, uluslararası hukuk alanındaki bilimsel ve diplomatik yetkinliğin geliştirilmesidir.

Münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı, deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve üçüncü devletlerin hakları dikkatle değerlendirilmesi gereken kavramlardır.

Münhasır ekonomik bölge, kıyı devletine denizin bütünü üzerinde sınırsız egemenlik sağlamaz; doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi ve belirli ekonomik faaliyetler bakımından egemenlik hakları tanır.

Kıta sahanlığı ise özellikle deniz yatağı ve yeraltı kaynaklarına ilişkin haklarla ilgilidir. Bu hukuki ayrımların doğru anlaşılması, denizlerdeki ekonomik faaliyetlerin uluslararası meşruiyeti ve yatırım güvenliği açısından önemlidir.

İkinci boyut, deniz bilimlerinde bilgi üretiminin güçlendirilmesidir.

Üniversiteler, araştırma kurumları, enerji şirketleri ve teknoloji merkezleri arasında kurulabilecek disiplinlerarası iş birlikleri, hidrokarbon araştırmalarının çok ötesine uzanan bir bilimsel kapasite oluşturabilir.

Üçüncü boyut, enerji sektörünün sanayiyle bütünleştirilmesidir.

Sondaj ekipmanlarından deniz mühendisliğine, veri işleme teknolojilerinden liman hizmetlerine kadar geniş bir ekonomik ekosistem, yüksek katma değerli üretim ve nitelikli istihdam açısından önem taşımaktadır.

Dördüncü boyut, Libya ile ilişkilerin kurumsal ve toplumsal derinliğidir.

Enerji alanındaki iş birliğinin eğitim, bilim, teknoloji ve yerel kalkınma programlarıyla desteklenmesi, karşılıklı bağımlılığı daha dengeli ve sürdürülebilir bir zemine taşıyabilir.

Beşinci boyut ise enerji güvenliği ile çevresel sorumluluğun birlikte ele alınmasıdır.

Akdeniz, yalnızca doğal kaynakların bulunduğu bir havza değil; biyolojik çeşitliliği, kıyı ekosistemleri ve kültürel mirasıyla insanlığın ortak sorumluluk alanlarından biridir. Doğal gaz arama ve üretim faaliyetlerinin çevresel etkileri, metan emisyonları, deniz ekosistemlerinin korunması ve enerji dönüşümünün uzun vadeli hedefleri stratejik planlamanın ayrılmaz parçaları olmalıdır.

Çünkü geleceğin enerji güvenliği, yalnızca bugünün kaynaklarına erişmek değil, yarının yaşanabilir dünyasını da koruyabilmektir.

Akdeniz: Rekabetin Değil, Medeniyetler Arası Bağlantının da Coğrafyası

Akdeniz'e yalnızca günümüzün jeopolitik haritalarından bakmak, onun binlerce yıllık tarihsel hafızasını gözden kaçırmak olur. Fenikeli tüccarların denize açıldığı limanlar, Roma'nın ticaret ağları, Anadolu'nun denizcilik gelenekleri, Kuzey Afrika'nın kültür merkezleri ve Osmanlı döneminin geniş ticari ilişkileri, Akdeniz'i yalnızca devletlerin karşılaştığı değil, medeniyetlerin birbirini tanıdığı bir coğrafyaya dönüştürmüştür.

Bu denizin kıyılarında farklı diller konuşulmuş, farklı inançlar yaşanmış, farklı siyasal düzenler kurulmuştur. Fakat bütün bu farklılıkların arasında ticaret, bilgi, göç, sanat ve kültürel etkileşim hiçbir zaman tamamen kesilmemiştir. Bugün Akdeniz, yeni bir tarihsel dönüşümün içindedir.

Enerji boru hatları, denizaltı veri kabloları, uluslararası limanlar, lojistik koridorlar ve yenilenebilir enerji sistemleri denizin ekonomik coğrafyasını yeniden şekillendirmektedir. Artık Akdeniz'in stratejik değeri yalnızca doğal gaz kaynaklarında değil; enerji, veri, ulaştırma ve ticaret güvenliğinin birbirine bağlandığı çok boyutlu yapısında ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle Türkiye'nin Akdeniz'deki konumu da yalnızca deniz yetki alanlarının büyüklüğüyle değerlendirilemez. Hukuki öngörülebilirlik, bilimsel araştırma kapasitesi, uluslararası ortaklıklar, yatırım güvenliği ve insan kaynağının niteliği, coğrafi konum kadar belirleyici unsurlardır.

Jeopolitik, bir ülkenin nerede bulunduğunu açıklar.

Jeoekonomi ise bulunduğu yerden nasıl değer üretebildiğini sorgular.

Medeniyet perspektifi ise daha ileri bir soru sorar: Üretilen değer, insanlığın ortak geleceğine ne ölçüde katkı sağlar?

Yeni Bir Akdeniz Düşüncesi

Uluslararası ilişkilerde realist yaklaşım, devletlerin güvenliklerini ve çıkarlarını koruma arayışına odaklanır. Liberal kurumsalcı yaklaşım ise ekonomik karşılıklı bağımlılığın, kurumların ve uluslararası iş birliğinin devletler arasında daha öngörülebilir ilişkiler geliştirilmesine katkıda bulunabileceğini savunur.

Doğu Akdeniz'in geleceği, bu iki yaklaşımın birbirini dışlamadan değerlendirilmesini gerektirir.

Devletlerin deniz yetki alanları üzerindeki hukuki pozisyonları farklılık gösterebilir. Ancak bu durum, çevre güvenliği, deniz araştırmaları, enerji altyapılarının korunması ve ekonomik iş birliği gibi ortak çıkar alanlarının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Türkiye, Libya, Yunanistan, Mısır ve bölgenin diğer ülkeleri bakımından denizlerin ekonomik ve çevresel değeri, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin geliştirilmesine imkân tanımaktadır.

Uluslararası ilişkilerde olgunluk, farklılıkların yok sayılması değil; farklılıklar varlığını sürdürürken barışçıl ilişkiler kurabilme yeteneğidir.

Bu nedenle Doğu Akdeniz'in geleceğine ilişkin daha geniş bir düşünce çerçevesi, hukuki haklar ile diplomatik iş birliğini birbirine karşıt kavramlar olarak görmemelidir.

Hukuk öngörülebilirlik sağlar. Diplomasi iletişim kanallarını açık tutar. Bilim belirsizlikleri azaltır. Ekonomi ise ortak çıkar alanları oluşturabilir. Bütün bunların birleştiği yerde, rekabetin yanında iş birliğinin de mümkün olduğu daha kapsamlı bir bölgesel düzen gelişebilir.

Sonuç: Bir Ülkenin Geleceği, Coğrafyasını Nasıl Okuduğunda Saklıdır

Beyaz zeytinin ülkesinden gelen haberle başladığımız bu düşünce yolculuğu, bizi yeniden temel bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bir ülke sahip olduğu coğrafyanın değerini nasıl anlar?

Yalnızca sınırlarını belirleyerek mi?

Doğal kaynaklarını araştırarak mı?

Yoksa bütün bunların ötesinde, coğrafyasını bilimsel bilgiye, ekonomik üretime, uluslararası güvene ve gelecek kuşakların refahına dönüştürebilecek bir düşünce dünyası geliştirerek mi?

Türkiye–Libya mutabakatının stratejik önemi, yalnızca bugünün diplomatik gelişmeleriyle sınırlı değildir. Bu süreç, Türkiye'nin deniz bilimleri, enerji teknolojileri, uluslararası hukuk ve bölgesel ekonomik iş birliği alanlarında nasıl bir gelecek inşa edebileceği sorusunu da gündeme getirmektedir.

Elbette her diplomatik mutabakat, her jeolojik beklenti veya her yatırım girişimi kendiliğinden ekonomik başarıya dönüşmez. Bunun için uzun vadeli planlama, bilimsel doğrulama, hukuki güven, kurumsal süreklilik ve karşılıklı yarara dayalı ortaklıklar gerekir.

Fakat tarih bize bir başka gerçeği de hatırlatır: Coğrafyanın sunduğu imkânları kalıcı değere dönüştürebilen toplumlar, yalnızca kendi dönemlerinin ihtiyaçlarına cevap vermekle kalmaz; gelecek kuşakların hareket alanını da genişletir.

Belki de bugün Türkiye–Libya mutabakatı üzerine düşünürken sormamız gereken asıl soru, Akdeniz'in derinliklerinde ne kadar doğal gaz bulunabileceği değildir.

Daha büyük soru şudur: Türkiye, Akdeniz'in derinliklerinde aradığı enerji kadar, o enerjiyi anlamlandıracak bilginin, yönetecek hukukun, geliştirecek teknolojinin ve gelecek kuşaklara aktaracak kurumsal aklın da sahibi olabilecek midir?

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca toprağının altında ya da denizlerinin derinliklerinde saklı değildir. Gerçek zenginlik, sahip olduğu imkânları insanına, bilime, üretime ve ortak geleceğe dönüştürebilme yeteneğinde ortaya çıkar.

Denizlerin derinliği metrelerle ölçülür. Bir ülkenin ufku; bilgiyle, hukukla, öngörüyle ve medeniyet bilinciyle. Ve bazen tarihin en önemli kazanımları, denizin altında bulunan bir kaynaktan önce, denizin üstünde kurulan akıl ve iş birliğinde saklıdır.

Çünkü coğrafya kaderin kendisi değil; geleceği inşa etmek için insanlığa emanet edilmiş bir imkândır.

2009 yılından itibaren “Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması”nın bugünlere gelmesinin baş mimari olan sayın Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı’ya teşekkürü bir borç bilirim…

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.