DÜZENİ KURANLAR KİM?

YAZARLAR

Bir Şehri Kim Ayakta Tutar?

Yazan Dr. Nurfer Tercan

Bir şehri büyük yapan, gökyüzüne yükselen binaları değil; her sabah o şehir henüz uyanmadan işinin başında olan insanlarıdır.

Geçtiğimiz günlerde Kazakistan’dan iki haber geldi.

İlkinde Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, “Taza Qazaqstan” —Temiz Kazakistan— girişiminden söz ediyor; doğayı ve kamusal alanları bilinçli biçimde kirletenlere yönelik cezaların ağırlaştırılmasını öneriyordu.

Bu haber üzerine ilk akla gelen soru :

Bir şehri kim kirletir? Aradan birkaç gün geçti. Bu kez Astana’dan başka bir haber geldi. Ve sanki ilk sorunun eksik kalan yarısını tamamladı:

Peki bir şehri kim ayakta tutar?

Astana’da “Adal Enbek” —Dürüst Emek— projesi kapsamında “Еңбек келбеті”, yani “Emeğin Yüzü” adlı bir fotoğraf sergisi düzenlendi. Sergi için şehrin gelişmesine ve gündelik hayatına emeğiyle katkıda bulunan 30 meslek insanı seçildi.

Fotoğrafları çekildi. İşleri anlatıldı. Hayat hikâyeleri kaydedildi. Yıllardır yaptıkları işlerde kazandıkları tecrübeler görünür kılındı. Çünkü bazen bir toplumun en büyük eksikliği, çalışan insanların olmaması değildir. Onları artık görmüyor oluşumuzdur.

Her sabah temiz bir sokağa çıkıyoruz. Ama o sokağı kimin temizlediğini bilmiyoruz.

Musluğu açıyoruz. Su geliyor. Elektriğin düğmesine basıyoruz. Işık yanıyor. Otobüs durağa geliyor. Çöp konteyneri boşalıyor. Kışın kar temizleniyor. Yazın parklar sulanıyor.

Bir arıza olduğunda birileri yerin altına iniyor. Birileri direğe çıkıyor. Birileri motorun kapağını açıyor. Birileri gecenin üçünde nöbet tutuyor.

Ve biz bütün bunlara tek bir kelime söylüyoruz: “Hayat.”

Oysa hayat dediğimiz şey, çoğu zaman tanımadığımız insanların emeğinin kusursuz biçimde birbirine eklenmesidir. Belki modern dünyanın en büyük yanılsamalarından biri burada başladı.

Ürünü görüyoruz, üreteni görmüyoruz.

Hizmeti görüyoruz, hizmet edeni görmüyoruz.

Temizliği görüyoruz, temizleyeni görmüyoruz.

Şehri görüyoruz, ama şehri her sabah yeniden kuran elleri görmüyoruz.

İşte Astana’daki “Emeğin Yüzü” sergisini sıradan bir fotoğraf sergisinin ötesine taşıyan düşünce tam burada başlıyor. Çünkü fotoğraf makinesi bu kez şöhrete çevrilmiyor. Sahne ışıkları, herkesin zaten tanıdığı yüzleri biraz daha görünür kılmak için yakılmıyor.

Objektif başka tarafa dönüyor:

Emeğe.

İnsanın yüzüne.

Nasır tutmuş ele.

Bir meslekte geçirilmiş yıllara.

Sabahın erken saatlerine.

Soğuğa.

Sıcağa.

Disipline.

Sabra.

Tekrara.

Ve belki en önemlisi, kimsenin alkışlamadığı hâlde işini düzgün yapmaya devam eden insana.

Çünkü dürüst emeğin çok garip bir özelliği vardır: Çoğu zaman sessizdir.

Gürültü çıkarmaz.

Kendini pazarlamaz.

Manşet istemez.

Sadece her sabah yeniden işinin başına gider.

Ve şehir onun omuzlarında yaşamaya devam eder.

Tam burada birkaç gün önce tartıştığımız “Temiz Kazakistan” fikriyle “Dürüst Emek” projesi birbirine dokunuyor.

Biri bize şöyle soruyordu: “Bir şehri neden kirletiyoruz?”

Diğeri ise şimdi başka bir soru soruyor: “Peki o şehri kim temizliyor, onarıyor, taşıyor ve yaşatıyor?”

Bu iki soru aslında birbirinden ayrı değil. Çünkü kamusal alanı kirletmemek yalnızca çevreye duyulan saygının göstergesi değildir. O alanı temizleyen insanın emeğine duyulan saygının da göstergesidir.

Yere attığınız bir şişe yalnızca asfaltı kirletmez.

Bir başkasının emeğini de yere düşürür.

Parkta bıraktığınız çöp yalnızca doğaya zarar vermez. Siz gittikten sonra oraya gelip onu toplamak zorunda kalan insanın zamanından da çalar.

Kırdığınız bir bank yalnızca belediyenin malına zarar vermez. Onu yapan ustanın emeğini, onu onaracak işçinin saatlerini ve hepimizin ortak kaynağını tüketir.

İşte bu nedenle temizlik ile emek arasında görünmeyen bir ahlâk bağı vardır. Temiz tutmak, biraz da emeğe teşekkür etmenin sessiz biçimidir.

Tokayev’in daha önce kullandığı şu ifade bu nedenle başka bir anlam kazanıyor: “Kaos ve düzensizlik koşullarında insanlardan hukuka uymalarını talep edemezsiniz.”

Bu cümleyi yalnızca hukuk açısından okumamak gerekir.

Çünkü düzeni kim kuruyor?

Kanun mu?

Belediye mi?

Devlet mi?

Elbette.

Ama düzenin görünmeyen bir başka mimarı daha vardır:

Emek.

Şehrin kaldırımlarını döşeyen insan.

Çöpünü toplayan insan.

Suyunu taşıyan insan.

Otobüsünü kullanan insan.

Elektriğini onaran insan.

Ekmeğini pişiren insan.

Hastanede nöbet tutan insan.

Sabah siz işe giderken çoktan işinin başında olan insan.

Onlar olmadan şehir birkaç saat içinde yalnızca binalardan oluşan büyük bir dekor hâline gelir. Çünkü bir şehri şehir yapan beton değildir. İnsan emeğinin sürekliliğidir.

Belki bu yüzden “Kırık Camlar” yaklaşımını bir adım daha ileri götürmek gerekir. Evet, kırık bir cam uzun süre onarılmazsa düzensizliği normalleştirebilir.

Ama başka bir soru daha soralım:

O kırık camı kim onarır?

İşte medeniyetin unutulan kahramanı orada duruyor.

Camı kıranın adı çoğu zaman habere çıkar.

Onaranın adı bilinmez.

Duvarı kirleten görünür.

Boyayan görünmez.

Çöpü atan geçip gider.

Toplayan geride kalır.

Belki çağımızın adalet sorunlarından biri de budur: Yıkanın görünür, yapanın görünmez olması.

Oysa bir toplum yalnızca büyük başarı hikâyeleriyle ayakta kalmaz. Her gün işini doğru yapan milyonlarca insanın küçük ve sessiz sadakatiyle ayakta kalır.

Bir fırıncının sabah dörtte kalkmasıyla.

Bir hemşirenin gece nöbetiyle.

Bir şoförün direksiyon başındaki dikkatiyle.

Bir öğretmenin aynı cümleyi sabırla yeniden anlatmasıyla.

Bir temizlik görevlisinin herkes gittikten sonra eğilip yerden aldığı o son kâğıt parçasıyla…

Biz buna “iş” diyoruz. Belki biraz haksızlık ediyoruz. Çünkü bunların toplamı yalnızca iş değildir. Toplumun görünmeyen ahlâkıdır.

Bir toplum emeği küçümsediği gün yalnızca bazı meslekleri değersizleştirmez. Kendi temelini değersizleştirir. Çünkü doktoru yetiştiren öğretmen de emekçidir.

Üniversiteyi temizleyen görevli de.

Laboratuvarı kuran teknisyen de.

Binayı yapan usta da.

Tarlayı süren çiftçi de.

Ekmeği fırına veren işçi de.

Medeniyet, insanları yaptıkları işin prestijine göre yukarıdan aşağıya sıralamak değildir. Her dürüst emeğin insan onuruyla buluştuğu yeri görebilmektir. Bu nedenle Astana’daki serginin belki de en anlamlı tarafı 30 kişinin fotoğrafının sergilenmesi değil. Toplumun objektifinin yönünün değiştirilmesidir.

“Bakın,” deniliyor adeta. “Şehri yalnızca yönetenlere değil, yaşatanlara da bakın.” Üstelik proje burada durmuyor. Gazetecileri, blog yazarlarını, dijital içerik üreticilerini ve mobilografları da işin içine sokuyor. Onlardan emeği anlatmaları isteniyor.

Bu önemli!

Çünkü çağımızda neyin değerli olduğunu yalnızca ekonomi belirlemiyor. Görünürlük de belirliyor.

Algoritmalar kimi gösterirse onu tanıyoruz.

Kameralar kime dönerse onu konuşuyoruz.

Milyonlarca kez izlenen bir yüzü hayatımızda hiç karşılaşmadığımız hâlde tanıyoruz; fakat her sabah geçtiğimiz sokağı temizleyen insanın adını bilmiyoruz.

İşte mesele biraz da budur: Toplumun kamerasını nereye çevirdiği, aslında neye değer verdiğini gösterir. Eğer kamera yalnızca şöhrete dönerse çocuklarımız şöhreti başarı sanır.

Yalnızca zenginliğe dönerse serveti değer sanır.

Yalnızca tüketime dönerse sahip olmayı hayatın amacı sanır.

Ama kamera zaman zaman emeğe de dönerse genç bir insan başka bir şeyi öğrenir: Değerli olmak için mutlaka meşhur olmak gerekmez.

İşini iyi yapmak da bir itibardır.

Sözünün arkasında durmak da.

Üretmek de.

Bir şehre faydalı olmak da.

Kimse görmediğinde görevini doğru yapmak da.

Belki “Adal Enbek” —Dürüst Emek— ifadesinin asıl derinliği burada. Çünkü dürüstlük yalnızca yalan söylememek değildir. Dürüstlük, emeğe hile karıştırmamaktır.

İşini savsaklamamaktır.

Başkasının hakkını kendi kolaylığına feda etmemektir.

Ücretini aldığın işin hakkını vermektir. Ve en önemlisi, kimse seni izlemiyorken de aynı insan kalabilmektir.

Burada “Temiz Kazakistan” ile “Dürüst Emek” yeniden birleşiyor.

Birinde soru şuydu:

Kimse görmediğinde yere çöp atıyor musun?

Diğerinde ise:

Kimse görmediğinde işini yine doğru yapıyor musun?

İki sorunun cevabı da aynı yere çıkıyor:

Karakter. Çünkü kanunun ulaşamadığı yerde karakter başlar.

Kameranın görmediği yerde vicdan.

Alkışın olmadığı yerde ise gerçek emek.

Belki bir ülkenin medeniyet seviyesini anlamak için yalnızca gökdelenlerine, hızlı trenlerine, teknoloji yatırımlarına veya millî gelirine bakmak bu yüzden yetmiyor.

Başka sorular da sormalıyız.

O ülke çalışan insanına nasıl bakıyor?

Bir ustanın mesleği saygın mı?

Bir temizlik işçisine teşekkür ediliyor mu?

Çocuğa yalnızca “büyük adam ol” mu deniliyor, yoksa “hangi işi yaparsan yap, hakkını ver” de deniliyor mu? Çünkü çocuklarımızın hepsini yönetici yapamayız.

Hepsini meşhur yapamayız.

Hepsini zengin de yapamayız.

Ama hepsine çok daha kıymetli bir şey öğretebiliriz:

Emeğin utanılacak değil, onur duyulacak bir şey olduğunu. Belki geleceğin en büyük toplumsal meselelerinden biri de bu olacak.

Yapay zekâ büyüyecek.

Robotlar çoğalacak.

Otomasyon bazı işleri devralacak.

Algoritmalar üretimi hızlandıracak.

Fakat bütün bu yeni dünyanın ortasında insanlığın çok eski bir sorusu kalacak: İnsan emeğinin değeri nedir?

Cevabı maaş bordrosunda bütünüyle bulamayacağız. Çünkü emeğin ekonomik karşılığı vardır.

Ama bir de insani karşılığı vardır.

Saygı.

İtibar.

Teşekkür.

Hatırlanmak.

Görülmek.

Belki Astana’daki o fotoğraf sergisinin yaptığı en sade ama en kıymetli şey budur: Görünmeyeni görünür kılmak.

Ve şimdi ilk yazının ilk sorusuna yeniden dönelim: Bir şehri kim kirletir?

Çöpü yere atan.

Ortak olanı sahipsiz sanan.

“Benden sonra ne olursa olsun” diyen.

Peki, bir şehri kim ayakta tutar?

Sabah bizden önce uyanan.

Biz uyurken çalışan.

Kırılanı onaran.

Kirleneni temizleyen.

Üreten.

Taşıyan.

Diken.

Biçen.

Süren.

Pişiren.

Öğreten.

İyileştiren.

Ve bütün bunları çoğu zaman adı bilinmeden yapan insan. Belki medeniyet dediğimiz şey tam olarak iki insan arasındaki mesafede kuruluyor: Biri duruyor. Diğeri eğilerek çalışıyor.

Ama gerçek medeniyet, sürekli birilerinin eğilip bizim bıraktıklarımızı toplaması değildir.

Gerçek medeniyet, o insanın bir daha eğilmek zorunda kalmayacağı bir vicdanı hep birlikte kurabilmektir. Çünkü yere çöp atmamak yalnızca doğaya saygı değildir. Onu toplamak zorunda kalacak insana da saygıdır.

Bir şeyi kırmamak yalnızca kamu malını korumak değildir. Onu yeniden yapmak zorunda kalacak ustanın emeğine saygıdır.

Ve dürüst emek yalnızca çalışanın ahlâkı değildir. Emeğe saygı göstermek de toplumun ahlâkıdır.

Dünya bize miras kalmadı. Bir süreliğine emanet edildi. O emaneti koruyanların çoğunun adını hiçbir zaman öğrenmeyeceğiz. Ama belki medeniyet zaten onların adını bilmekten önce, emeklerinin kıymetini bilmektir. Çünkü şehirlerin gerçek yüzü gökdelenlerin camlarında değil, o camları her sabah silen insanın yüzünde saklıdır. Ve bir toplumun ne kadar yükseldiğini anlamak istiyorsanız yalnızca binalarının yüksekliğine bakmayın.

Emeğin karşısında ne kadar eğilebildiğine bakın.

Rüzgarlı Şehrin Mavisinden Notlar

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.