Dr. Nurfer TERCAN
Dünya bazen bir savaşla değişir. Bazen bir teknolojiyle. Bazen de tek bir anlaşmayla.
Bugün Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasını, yalnızca üç ülke arasındaki askerî iş birliğini güçlendiren bir metin olarak okumak, tarihin bize fısıldadığını duymamak olur. Çünkü büyük dönüşümler çoğu zaman gürültüyle değil, bir imzanın altındaki mürekkeple başlar. Vestfalya bir barış antlaşmasıydı; ardında modern devleti bıraktı. Sykes-Picot birkaç çizgiydi; bir asrın kaderini çizdi. Bugün Mekke'de atılan imza da, göründüğünden daha büyük bir sorunun ilk cümlesi olabilir.
Asıl soru şudur: Bu anlaşma, 21. yüzyılın yeni jeopolitik mimarisinin ilk taşlarından biri olabilir mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca savunma politikalarında değil; enerji dönüşümünde, ulaştırma koridorlarında, iklim diplomasisinde ve yeni ekonomik ağların örgüsünde saklıdır. Çünkü dünya artık petrol çağının jeopolitiğinden, bağlantılar çağının jeopolitiğine geçmektedir. Gücün ölçüsü değişiyor. Dün toprağın büyüklüğüydü; bugün akışın sürekliliği. Dün bir ülkenin ne kadar yeraltı zenginliğine sahip olduğuydu; bugün o zenginliği hangi hatlardan, hangi güvenceyle, kimin izniyle geçirebildiği.
İki büyük teori, bir eksik denklem
Bir asır önce Halford Mackinder, dünyanın kalbinin Avrasya'nın iç kıtasında attığını söyledi. Ona göre Doğu Avrupa'ya hükmeden Heartland'a, Heartland'a hükmeden Dünya Adası'na, Dünya Adası'na hükmeden ise bütün dünyaya hükmederdi. Kara gücünün çağıydı; demir yollarının, geniş ovaların, erişilmez derinliklerin çağı.
Nicholas Spykman ise denklemi tersine çevirdi. Belirleyici olanın iç kıta değil, onu çevreleyen kıyı kuşağı Rimland olduğunu savundu. Avrupa'dan Ortadoğu'ya, Hint Yarımadası'ndan Uzak Doğu'ya uzanan bu kenar hat, hem denizin hem karanın buluştuğu yerdi. Kim Rimland'ı kontrol ederse Avrasya'yı yönetir, kim Avrasya'yı yönetirse dünyanın kaderini elinde tutardı.
Bugün ise ne Heartland tek başına yeterlidir ne de Rimland. Yirminci yüzyıl bu iki teoriyi karşı karşıya koydu; yirmi birinci yüzyıl onları uzlaştırmak zorunda. Çünkü ikisinin de sessizce varsaydığı bir şey vardı: sahip olmak. Toprağa sahip olmak, kıyıya sahip olmak, kaynağa sahip olmak. Oysa çağımızın gücü sahip olmaktan çok bağlamakla ilgilidir. Bir kaynağa sahip olmak artık yetmiyor; onu bir pazara, bir limana, bir sanayi havzasına kesintisiz bağlayabilmek gerekiyor.
İşte bu yüzden bugün üçüncü bir kavrama ihtiyacımız var. Ben ona ‘Koridorland’ diyorum.
Koridorland: Bağlayanların çağı!
Koridorland bir coğrafya parçası değildir; bir kabiliyettir. Heartland'ın üretimderinliğiyle Rimland'ın deniz açıklığını birbirine dikebilen; enerjiyi, veriyi, malı ve güveni aynı hat üzerinde taşıyabilen devletlerin oluşturduğu yeni stratejik alandır. Koridorland'ın sınırları haritada değil, akışların geçtiği yerdedir. Onun başkenti yoktur; düğümleri vardır. Onun ordusu yalnızca sınırları değil, hatları korur.
Yeni yüzyılın belirleyici gücü, bu iki büyük jeopolitik alanı güven, enerji, teknoloji ve ticaret koridorlarıyla birbirine bağlayabilen devletler olacaktır. Çünkü bir boru hattı bir antlaşma kadar bağlayıcı, bir liman bir tümen kadar caydırıcı, bir veri kablosu bir ittifak kadar belirleyici hale gelmiştir. Yirmi birinci yüzyılın haritası artık renklerle değil, çizgilerle okunuyor: hangi hat kimden geçiyor, nerede kesiliyor, kimin elinde kilitleniyor?
Koridorland Endeksi: Bağlayan ile o hat üzerinden geçilen ya da yürütülebilen, ya da işleyebilen!
Bir kavram, ölçülemiyorsa şiirdir; ölçülebiliyorsa stratejidir. Koridorland'ı bir slogandan bir çözümleme aracına çeviren asıl soru şudur: Bir devlet bu alanın öznesi midir, yoksa yalnızca üzerinden geçilen zemini mi? Aradaki farkı beş ölçüt tayin eder.
Birincisi, bağlantı çokluğudur. Bir ülke kaç ayrı coğrafyayı kıtayı, denizi, enerji havzasını fiilî hatlarla birbirine ekliyor? Tek bir güzergâhın üzerinde durmak zemin olmaktır; birden çok güzergâhı kavşaklaştırmak özne olmaktır. İkincisi, ikame edilemezliktir. Bu devlet devreden çıkarılırsa akış durur mu, yoksa başka hat üzerinden kolayca dolaşılır mı? Gerçek güç bulunmakta değil, atlanamamaktadır. Üçüncüsü, katma değerdir. Ülke hattın sadece taşıyıcısı mıdır, yoksa üzerinde işleyen, dönüştüren, depolayan bir düğüm müdür? Malın geçtiği yer değil, malın değer kazandığı yer kazanır. Dördüncüsü, güvence kapasitesidir. Devlet kendi hattını askerî, siyasi ve hukuki olarak koruyabiliyor; dahası, başkalarına da koruyabileceğine dair güven verebiliyor mu? Koridorun en pahalı hammaddesi güvendir; onu üretemeyen taşımacı olur, mimar olamaz. Beşincisi, kural koyuculuktur. Hattın standartlarını, tarifelerini ve geçiş rejimini belirleyen taraf mı, yoksa başkasının koyduğu kurala uyan taraf mı? Kuralı koyan yönetir, kurala uyan yalnızca kullanır.
Bu beş ölçüt, Koridorland'ın bir jeopolitik determinizm olmadığını da hatırlatır. Coğrafya bir imkân sunar, bir sonuç değil. Kavşakta durmak bir avantaj olduğu kadar bir risktir: en çok bağlayan hat, kesildiğinde en çok şeyi durduran hattır; hub olmak aynı zamanda hedef olmaktır. Bu yüzden Koridorland bir güç vaadi kadar bir sorumluluk beyanıdır. Bir devleti öznesi yapan, coğrafyanın kendisi değil, o coğrafyayı iradeye, kuruma ve sürekliliğe çevirebilme kabiliyetidir.
Koridorlar çağının sessiz yarışı
Bu tabloyu havada asılı bir teori sanmayalım. Koridorland çoktan kurulmaya başlandı; üstelik birden fazla elden. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi'yle Pasifik'ten Avrupa'ya uzanan devasa bir bağlantı ağı örüyor; onun için her liman bir mevzi, her demir yolu bir stratejik damar. Hindistan, Körfez ve Avrupa'yı birbirine bağlamayı vaat eden IMEC hattıyla kendi eksenini çiziyor. Rusya ve İran, Kuzey-Güney koridoruyla ambargoların etrafından dolaşan yeni bir güzergâh arıyor. Avrupa ise Global Gateway ile geç kalmışlığını telafi etmeye çalışıyor.
Yani yirmi birinci yüzyılın büyük mücadelesi, cephe hatlarında değil, güzergâh hatlarında veriliyor. Kimin haritası kimin haritasını keser, kimin düğümü kimin düğümünü kilitler? Bu sessiz yarışta bazı ülkeler koridorların üzerinden geçtiği zemin olmakla yetinir; bazıları ise koridoru kuran, yöneten, güvenceye alan özne olmayı seçer. Fark, tarihin kenarında durmakla merkezinde durmak arasındaki farktır.
Türkiye'nin son yıllarda konuştuğu Kalkınma Yolu, Orta Koridor, enerji hattı vetahıl diplomasisi girişimleri işte bu bilincin izleridir. Mekke'de imzalanan anlaşmada bu bağlamın dışında değil, tam ortasında durur. Onu bir güvenlik metninden ibaret saymak, satranç tahtasında yalnızca tek bir taşı görüp oyunu görmemek olur.
Tam da bu yüzden Mekke'de imzalanan anlaşmayı yalnızca bir güvenlik belgesi olarak okumak eksik kalacaktır. Bu anlaşma; Avrasya'nın üretim kapasitesi, Körfez'in enerji dönüşümü ve Hint Okyanusu'nun deniz ticareti arasında daha geniş bir stratejik bütünleşme arayışının işareti olarak da değerlendirilebilir.
Üç ülkeyi bir araya getiren coğrafyaya dikkatle bakalım. Pakistan, Hint Okyanusu'na açılan kapıyı ve Orta Asya'nın sıcak denize inme rüyasını temsil eder; Gwadar limanı bu rüyanın somutlaşmış halidir. Suudi Arabistan, petrol sonrası dünyaya kendini yeniden kurgulayan bir enerji devidir; artık yalnızca ham petrolün değil, güneşin, yeşil hidrojenin ve dev altyapı vizyonlarının ülkesi olmak istemektedir. Türkiye ise bu iki uçtan birini Avrupa'ya, diğerini Kafkasya ve Türkistan'a bağlayabilecek eşiğin üzerinde durur. Üçü bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, üç ordunun toplamı değil; üç coğrafi işlevin ‘kapı, kaynak ve köprünün’ tek bir hat üzerinde birleşme ihtimalidir.
Eğer bu güvenlik zemini; ulaştırma koridorları, yeşil hidrojen yatırımları, dijital altyapılar, ortak sanayi bölgeleri ve bilimsel iş birlikleriyle desteklenebilirse, ortaya yalnızca yeni bir savunma mimarisi değil; yeni bir jeoekonomik eksen çıkabilir. Güvenlik burada nihai amaç değil, zemindir. Tıpkı bir binanın temeli gibi: kimse temelde oturmaz, ama temel olmadan hiçbir kat yükselmez. Ortak savunma, üzerine ekonomi inşa edilecek güven zeminini döşer.
Güvenlik zemininin üzerine ne kurulur?
Bir anlaşmanın kaderi, imzalandığı gün değil, ertesi sabah belli olur. Savunma işbirliği bir söz verir; o sözü kalıcı kılan ise sözün üstüne yükselen köprülerdir.
Bir yeşil hidrojen hattı düşünün: Körfez'in güneşinden üretilen enerji, Türkiye'nin sanayisini besleyip Avrupa'nın karbonsuz geleceğine akıyor. Bir ulaştırma koridoru düşünün: Gwadar'dan çıkan yükün, Basra Körfezi'ni ve Anadolu'yuaşarak Trakya'dan Avrupa pazarına ulaştığı bir hat. Bir dijital omurga düşünün: bu üç ülkenin veri merkezlerini, uydu kabiliyetlerini ve siber savunmasını ortak bir mimaride buluşturan bir altyapı. Ortak sanayi bölgeleri, ortak teknoloji fonları, ortak bilim havzaları… Bunların her biri tek başına bir yatırım kararıdır; bir araya geldiklerinde ise bir medeniyet tercihi olurlar.
İkllimin Zirvesinde Türkiye COP31 ve anlamı:
Bu vizyonun bir de iklim boyutu vardır ki çoğu zaman gözden kaçar. Petrol çağı bir jeolojiydi; kimin toprağının altında ne olduğuyla ilgiliydi. Enerji dönüşümü ise bir coğrafyadır; kimin güneşi daha bol, kimin rüzgârı daha güçlü, kimin hattı Avrupa'nın karbon sınırına daha yakın. Körfez'in çölü bir zamanlar yalnız capetrolün kaynağıydı; yarın yeşil hidrojenin ve güneş enerjisinin havzası olabilir. Bu dönüşüm, enerji haritasını yeniden çizecek ve o haritada kimin taşıyıcı, kimin üretici, kimin tüketici olacağını belirleyecektir. İklim diplomasisi, bu yüzden artıkbir çevre meselesi değil, birinci dereceden bir jeopolitik meseledir. Karbonsuz geleceğe giden yol da, tıpkı petrol gibi, birilerinin toprağından ve birilerinin hattından geçmek zorundadır.
Elbette bu tablo bir kehanet değil, bir ihtimaldir. Koridorlar aynı zamanda kırılganlıktır; bir hat ne kadar çok şeyi taşıyorsa, kesildiğinde o kadar çok şey durur. Farklı siyasi kültürler, farklı ittifak yükümlülükleri, bölgesel rekabetler ve büyük güçlerin gölgesi bu vizyonun önündeki gerçek engellerdir. Bir koridoru kurmak, onu döşemekten çok korumakla; korumaktan çok, ondan herkesinkazandığına ikna etmekle ilgilidir. Bu yüzden Koridorland'ın en değerli hammaddesi ne petroldür ne de çeliktir; güvendir. Ve güven, jeopolitikte en zor üretilen, en kolay tükenen kaynaktır.
Türkiye'nin değişen rolü
Tam da bu noktada Türkiye'nin rolü değişmektedir. Türkiye artık yalnızca NATO'nun doğu kanadı değildir. Yalnızca Avrupa'nın sınır ülkesi değildir. Yalnızca Ortadoğu'nun komşusu da değildir.
Türkiye; Karadeniz'i, Türkistan'ı, Levant'ı, Körfez'i ve Hint Okyanusu'nu aynı stratejik vizyon içinde birbirine bağlayabilecek merkez ülkelerden biridir. Onun ayrıcalığı sahip olduklarında değil, bulunduğu yerdedir. Bir ülke ne kadar zengin olursa olsun kenarda kalabilir; ama bir eşiğin üzerinde durmak, başlı başına bir güçtür. Türkiye tam da böyle bir eşikte durur: kıtaların, denizlerin, enerji havzalarının ve medeniyet hatlarının kesiştiği yerde.
Peki Türkiye, az önce koyduğumuz beş ölçüte göre nerede durur? Bağlantı çokluğunda güçlüdür: Karadeniz, Kafkasya, Levant, Körfez ve Doğu Akdeniz hatlarının kesiştiği az sayıda ülkeden biridir. İkame edilemezlikte kimi hatlarda vazgeçilmez, kimilerinde ise etrafından dolaşılabilir bir konumdadır; boğazlar onu benzersiz kılar, ama her güzergâh boğazlardan geçmez. Katma değerde hızla yol almaktadır; artık yalnızca malın geçtiği değil, montajlandığı, işlendiği, yeniden ihraç edildiği bir sanayi düğümüdür. Güvence kapasitesi belki de en belirgin gücüdür: savunma sanayii, insansız sistemleri ve caydırıcılığıyla kendi hattını koruyabildiğine dair inandırıcı bir imza atabilmektedir Mekke'deki anlaşmanında asıl anlamı buradadır. En zayıf halkası ise kural koyuculuktur: koridorların çoğunda hâlâ kuralı koyan değil, koyulan kurala uyum sağlayan taraf konumundadır. Türkiye'yi zeminden özneye taşıyacak asıl atılım, işte bu beşinci ölçütte gizlidir.
Ne var ki eşikte durmak, otomatik bir üstünlük değil, ağır bir sınavdır. Köprü olan,iki yakanın da yükünü taşır; iki yakanın da kavgasına ortak olur. Merkez ülke olmak, herkesle konuşabilmeyi, kimseye teslim olmamayı, bağlarken bağımlı olmamayı gerektirir. Türkiye'nin önündeki asıl mesele, bu coğrafi kaderi bir stratejik iradeye dönüştürebilmektir. Çünkü haritanın verdiği yeri, ancak vizyon,kurum ve süreklilik bir güce çevirir; gerisi kullanılmamış bir ayrıcalık olarak kalır.
Geleceğin büyük sorusu
Bu nedenle geleceğin büyük sorusu artık "Heartland mı, Rimland mı?" değildir. O soru geçen yüzyılın sorusuydu; cevabını da geçen yüzyılın imparatorlukları verdi.
Asıl soru şudur: Heartland ile Rimland arasında kurulacak yeni koridorların mimarı kim olacaktır?
Mekke'de imzalanan anlaşma bu sorunun cevabını vermiyor; ama soruyu masaya koyuyor. Ve tarihte kimi zaman doğru soruyu sormak, birçok yanlış cevaptan daha değerlidir. Çünkü bir çağı kuranlar, önce onun sorusunu doğru kuranlardır.
Petrol çağı toprağın altında saklıydı. Bağlantılar çağı ise hatların üzerinde kuruluyor. Ve bu çağda kazanan, en çok kaynağa sahip olan değil; en çok yeri birbirine, en güvenilir biçimde bağlayabilen olacak.
Dünya bazen bir savaşla değişir. Bazen bir teknolojiyle. Ama bu kez, belki de tekbir imzayla açılan yeni bir haritayla değişecek. O haritada sınırlar hâlâ duruyor; fakat kaderi artık çizgiler değil, çizgileri birbirine bağlayanlar tayin ediyor.
Ve o bağlayanların arasında, eşiğin üzerinde duran bir ülke var.