Yazan Dr. Nurfer TERCAN
Bir annenin kelimeleri bazen tarihin bütün kitaplarından daha ağır gelir. Eren Bülbül'ün annesi, evladını anlatırken uzun cümleler kurmadı; büyük laflar etmedi, kahramanlık edebiyatı yapmadı.
Sadece bir ayrıntıyı, en olağan, en gündelik bir ayrıntıyı söyledi: «Eren hayata küs gitti. O kapının önünde şehit edildiği gün ayağında giydiği kara lastiklerin biri başkaydı. Biri başka. O kara lastik çok büyüktü.»
İnsan bu cümlenin önünde durup düşünmek zorunda kalıyor. Çünkü bir milletin dokuz yıldır konuştuğu, ağıt yaktığı, adına okullar, parklar, türküler kurduğu bir çocuğun bütün hikâyesi, aslında ayağındaki iki eş olmayan lastikte gizli. Biri başka. Ve büyük.
Felsefe, insanı çoğu zaman «ölçü» üzerinden tanımlamıştır. Kadim düşünce, «insan her şeyin ölçüsüdür» derken, insanın kendine biçtiği hayatın da bir ölçüsü olması gerektiğini ima ediyordu. Oysa Eren'in ayağındaki lastik, ona göre değildi; büyüktü. Yani onun ölçüsüne göre kesilmemişti bu dünya.
On beş yaşında bir çocuğun ayağı, kendi numarasında bir hayata değil, kendinden çok daha büyük bir kadere basıyordu. Bir çocuğun bacak kadar bedeni, koca bir memleketin yükünü taşımak zorunda kalmıştı. O lastik büyüktü, çünkü hayat ona küçük gelmemiş, tam tersine hayat ona hep bol gelmişti; büyümesine, o lastiğin içini doldurmasına vakit bırakılmamıştı.
Düşünün: Çocukluk, insanın ayakkabısının büyük olduğu tek dönemdir. Anneler çocuklarına bir beden büyük ayakkabı alır, «nasılsa büyür, ayağı sığar» diye. Büyük ayakkabı, bir umuttur; gelecek zamana yazılmış bir senettir. Çocuğun o ayakkabıyı bir gün dolduracağına, o boşluğun zamanla kapanacağına dair sessiz bir sözleşmedir. Eren'in ayağındaki o büyük lastik de böyle bir sözdü belki. Ama o söz tutulamadı. Ayak, ayakkabıyı hiç dolduramadı. Boşluk, boşluk olarak kaldı. Ve şimdi o boşluğu doldurmaya bütün bir ülke çalışıyor; ama bir milletin acısı bile, bir çocuğun ayağının bıraktığı o küçük boşluğu doldurmaya yetmiyor.
«Biri başka» diyor anne. Bu, yoksulluğun en sessiz, en onurlu tarifidir.
Yoksulluk çığlık atmaz; çoğu zaman böyle, eşi olmayan bir çift lastikte, birbirini tutmayan iki tekte konuşur. Karadeniz'in dik yamaçlarında, dağın eteğinde bir çocuğun ayağında birbirine benzemeyen iki lastik... Bu ülkenin bir yüzü de budur. Kahramanlık hikâyeleri hep parlak çekilir, ama gerçek çoğu zaman çamurlu bir patikada, birbirini tutmayan iki lastikte gizlidir. Eren, o eşi olmayan lastiklerle yürüdü kaderine. Onu büyük yapan da bu değil mi zaten? Küçük şeylerin içinden çıkıp büyük bir isim olmak.
Anne bir şey daha söylüyor, hepsinden ağır olanı: «Hayata küs gitti.» Bu üç kelime, bütün bir çağın vicdanına düşürülmüş bir not gibidir. Küs gitmek... Yani barışamadan, hesaplaşamadan, hakkını alamadan gitmek. Bir çocuğun hayata küsecek kadar çok şey görmüş olması, aslında bizim, yani geride kalanların, ona borçlu kaldığımız şeyin adıdır. Biz ona neyi borçlu kaldık? Belki huzurlu bir çocukluğu. Belki ayağına tam olan bir çift ayakkabıyı. Belki dağın değil, bir okul bahçesinin gölgesini. Bir toplumun olgunluğu, çocuklarını hayata küstürmeden büyütebilme kabiliyetiyle ölçülür. Eren küs gittiyse, bu küskünlükte hepimizin payı vardır.
Dokuz yıl geçti. Her 11 Ağustos'ta adı yeniden anılıyor, kabri başında dualar okunuyor, «unutmadık» deniyor. Ve unutmamak güzel; hatırlamak, bir milletin en insani refleksidir. Ama hatırlamanın da bir ölçüsü olmalı. Eren'i sadece bir sembole, bir bayrağa, bir sloganın içine yerleştirip rahatlamak kolaycılıktır. Onu asıl hatırlamak, o «biri başka» lastikleri hatırlamaktır. Bugün bu memlekette hâlâ ayağına eş lastik giyemeyen, hayata küsme ihtimali olan çocuklar varsa, Eren'i anmanın en sahici biçimi, o çocukların ayağına tam gelen bir hayatı kurmaya çalışmaktır. Ağıt yakmak kolaydır; asıl zor olan, yeni ağıtların yakılmayacağı bir ülkeyi inşa etmektir.
Kahramanlar mermerden heykellerde değil, işte böyle, annelerinin ağzından dökülen bir çift eş olmayan lastikte yaşarlar.
O kara lastik çok büyüktü. Belki de bunun için hiçbirimizin ayağı tam oturmuyor o boşluğa. Belki de o boşluk, doldurulmak için değil, önünde eğilip utanmak, hatırlamak ve söz vermek için orada duruyor. Bir çocuğun ayağının izi, bir milletin vicdanının tam ortasında.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Ve bir daha hiçbir çocuk, hayata küs gitmesin.
Eren Bülbül (2002–2017) ve Başçavuş Ferhat Gedik (1976–2017) anısına
Feride 2 Saat Önce
o kara lastikleri anlayacak da kalmadı