YERİN ALTINDA PATLAYAN GAZ, YERYÜZÜNDE SUSAN VİCDAN

YAZARLAR

Zonguldak Kilimli’den Türkiye’ye Bir Medeniyet ve Sorumluluk Sorgulaması

Yazan Dr. Nurfer Tercan

Bir ülkenin yeraltındaki zenginliği, yer üstündeki insan hayatından daha değerli hâle geldiğinde, artık yalnızca madenciliği değil, o toplumun kalkınma anlayışını da sorgulamak gerekir.

Yer altında karanlık vardır. Fakat insanın en büyük karanlığı, ışığın bulunmadığı yerde değil, bildiği tehlikeyi görmezden geldiği yerde başlar.

23 Ekim 2026 tarihinde Zonguldak’ın Kilimli ilçesine bağlı Gelik beldesinde meydana gelen grizu patlamasında 3 madencimiz yaşamını yitirdi, 5 madencimiz yaralandı. Yaralılardan ikisinin durumunun ağır olduğu açıklandı. Artık onlar yalnızca bir haberin içinde geçen isimler değil; bir toplumun çalışma hayatına, üretim ahlakına ve insan yaşamına verdiği değeri sorgulaması gereken üç ayrı hayat hikâyesidir.

Bir kez daha yerin yüzlerce metre altında başlayan bir olay, yeryüzünde cevaplanmayı bekleyen sorular bıraktı.

Neden?

Bu soru yalnızca patlamayı başlatan fiziksel etkeni araştırmak için sorulmamalıdır. Çünkü metan gazının neden patladığını açıklamak bir mesele; insanların neden o patlamanın içinde kaldığını anlamak ise bambaşka bir meseledir.

Birincisi mühendisliğin, ikincisi ise mühendislikle birlikte yönetimin, hukukun, ekonominin, sosyolojinin ve nihayetinde toplumsal vicdanın konusudur.

Ve Türkiye’nin artık bu iki soruyu birbirinden ayırmadan yanıtlaması gerekmektedir.

Grizu: Doğanın Tehlikesi mi, İnsanın Yönetemediği Risk mi?

Grizu, yeraltı kömür ocaklarında açığa çıkan metan gazının havayla oluşturduğu yanıcı ve patlayıcı bir karışımdır.

Metan renksiz ve kokusuzdur. Kömür damarlarında ve çevresindeki kayaçlarda bulunabilir. Madencilik faaliyetleri sırasında serbest kalarak ocak havasına karışır. Havadaki metan oranı yaklaşık yüzde 5 ile yüzde 15 arasına ulaştığında ve uygun bir ateşleme kaynağı bulunduğunda patlama meydana gelebilir. Bu ateşleme kaynağı bir elektrik arkı, mekanik kıvılcım, sıcak bir yüzey veya uygun koşullarda kullanılan başka bir enerji kaynağı olabilir.

Ancak burada önemli bir bilimsel ayrım vardır. Uygun havalandırma, sürekli gaz ölçümü, otomatik alarm ve enerji kesme sistemleri, metan drenajı, patlamaya dayanıklı ekipmanlar ve güvenli üretim planlaması bu bilgi birikiminin uygulamalarıdır.

Nitekim TMMOB Maden Mühendisleri Odası da Kilimli patlamasının ardından yaptığı açıklamada, grizu tehlikesinin bilimsel ve teknik yöntemlerle kontrol altına alınabileceğini vurgulamıştır.

Öyleyse temel sorumuz değişiyor: Tehlikenin nasıl oluştuğunu biliyorsak ve onu önleyecek teknolojilere de sahipsek, neden hâlâ aynı acıları yaşıyoruz? Bu sorunun cevabı yalnızca ocakların derinliklerinde aranamaz.

Bazen cevap, bir üretim takviminde, ertelenmiş bir bakım kararında, dikkate alınmamış bir risk bildiriminde ya da işçinin itiraz etmekten çekindiği bir çalışma düzeninde saklı olabilir. Bunlar Kilimli’de gerçekleştiği kanıtlanmış ihmaller değildir. Ancak her maden kazası soruşturmasında araştırılması gereken olasılıklar vardır.

Metanın varlığı doğal bir jeolojik olgudur. Metanın ölümcül bir patlama riskine dönüşmesi ise teknik ve kurumsal önlemlerle yönetilmesi gereken bir süreçtir. Bugün maden mühendisliği, metanın hangi koşullarda birikebildiğini, hangi yöntemlerle uzaklaştırılacağını ve tehlikeli yoğunlukların nasıl tespit edileceğini bilmektedir.

Uygun havalandırma, sürekli gaz ölçümü, otomatik alarm ve enerji kesme sistemleri, metan drenajı, patlamaya dayanıklı ekipmanlar ve güvenli üretim planlaması bu bilgi birikiminin uygulamalarıdır.

Nitekim TMMOB Maden Mühendisleri Odası da Kilimli patlamasının ardından yaptığı açıklamada, grizu tehlikesinin bilimsel ve teknik yöntemlerle kontrol altına alınabileceğini vurgulamıştır.

Öyleyse temel sorumuz, başka bir boyutta tekrar kendi kendini değiştirmektedir: Tehlikenin nasıl oluştuğunu biliyorsak, onu önleyecek teknolojilere de sahipsek, neden hâlâ aynı acıları yaşıyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnızca ocakların derinliklerinde aranamaz. Bazen cevap, bir üretim takviminde, ertelenmiş bir bakım kararında, dikkate alınmamış bir risk bildiriminde ya da işçinin itiraz etmekten çekindiği çalışma düzeninde saklı olabilir. Bunlar Kilimli’de gerçekleştiği kanıtlanmış ihmaller değildir. Ancak her maden kazası soruşturmasında araştırılması gereken olasılıklar vardır.

Kilimli’nin Bize Sorduğu Asıl Soru

Kilimli’deki patlamanın ardından Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı; bilirkişi heyeti oluşturuldu. İşletme sahibi ve iş güvenliği uzmanı hakkında gözaltı kararı verildi. Olayın kesin teknik nedenleri ve varsa sorumluluklar, devam eden adli ve idari incelemelerle belirlenecektir.

Bu süreçte peşin hükümlerden kaçınmak adaletin gereğidir.

Ancak soruşturmanın sonuçlanmasını beklemek, madencilik sisteminin yapısal sorunlarını tartışmayı ertelemek anlamına gelmemelidir.

Kilimli bize şu soruyu sordurmalıdır: Bir maden ocağında üretim başlamadan önce risklerin tamamı bilimsel yöntemlerle değerlendiriliyor mu?

Gaz ölçüm sistemleri yalnızca mevzuatın gerektirdiği bir donanım olarak mı bulunuyor, yoksa üretimi gerektiğinde durdurabilecek gerçek bir güvenlik mekanizması olarak mı çalışıyor?

Bir işçi tehlike gördüğünde, işini kaybetme korkusu yaşamadan çalışmayı durdurma hakkını kullanabilir mi?

Denetim, yalnızca belirli tarihlerde yapılan bir kontrol mü, yoksa madenin günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası mı?

Ve belki de en önemlisi:

Bir işletmenin başarısı, çıkardığı kömürün tonuyla mı, yoksa her vardiyanın sonunda sağ salim evine dönen insanların varlığıyla mı ölçülüyor? Çünkü bir madende gerçek verimlilik, insan hayatından tasarruf edilerek elde edilen üretim artışı değildir.

Gerçek verimlilik, güvenli üretimin sürdürülebilir hâle getirilmesidir.

Soma’dan Amasra’ya: Acının Tekrar Eden Hafızası

Türkiye’nin madencilik tarihi, yalnızca yeraltı kaynaklarının çıkarılma tarihi değildir. Aynı zamanda büyük emeklerin, dayanışmanın, teknik ilerlemenin ve ağır kayıpların tarihidir.

1992 Kozlu, 2014 Soma, 2022 Amasra…

Farklı dönemler, farklı işletmeler, farklı teknik koşullar ve farklı olay zincirleri. Bütün bu faciaları tek bir nedene indirgemek bilimsel olarak doğru değildir.

Ancak hepsi bize ortak ve hiç değişmeyen tartışmayı hatırlatır:

Bir toplum yaşadığı felaketi hatırlamakla mı yetiniyor, yoksa o felaketten kurumsal bilgi üreterek geleceğini gerçekten değiştiriyor mu

Sosyolojide kolektif hafıza, yalnızca geçmişte yaşananların hatırlanması değildir. Toplumun bu deneyimleri ortak değerlerine, kurumlarına ve davranışlarına dönüştürme biçimidir.

Bir felaketin yıldönümünde kaybettiklerimizi anmak elbette önemlidir. Fakat asıl toplumsal olgunluk, o felaketin ardından hangi riskin ortadan kaldırıldığında, hangi güvenlik standardının geliştirildiğinde, hangi kurumsal davranışın değiştirildiğinde ortaya çıkar.

Anma törenleri hafızayı yaşatır.

Önleyici kurumlar ise hayatı korur.

Kilimli’den çıkarılacak ders, yalnızca geçmişteki faciaların yeniden hatırlanması olmamalıdır.

Kilimli, Türkiye’nin maden güvenliği konusundaki birikmiş deneyimlerini yeniden değerlendirmesine vesile olmalıdır.

Bir Ülkenin Kalkınması İnsan Hayatından Ayrı Düşünülebilir mi?

Modern ekonomi çoğu zaman üretimi sayılar üzerinden anlatır.

Ton, kapasite, maliyet, yatırım, büyüme, verimlilik…

Bunların tamamı ekonomik hayatın gerekli göstergeleridir.

Ancak insanı yalnızca üretim sürecinin bir unsuru olarak gören kalkınma anlayışı, zamanla kendi ahlaki temelini zayıflatır. İktisatçı ve filozof Amartya Sen’in kalkınmayı insanın gerçek özgürlüklerinin genişlemesiyle ilişkilendiren yaklaşımı, burada önemli bir düşünsel ufuk açmaktadır.

Kalkınma, yalnızca daha fazla üretmek değildir.

İnsanın daha güvenli, daha sağlıklı, daha onurlu ve daha öngörülebilir bir hayat sürdürebilmesidir.

Bir maden işçisinin çalışma gününün sonunda ailesine kavuşabilmesi, ekonomik gelişmenin dışında kalan duygusal bir beklenti değil; kalkınmanın insani niteliğini gösteren temel ölçütlerden biridir. Çünkü yeraltından çıkarılan kömür, yer üstündeki yaşamı kolaylaştırmak içindir.

Yaşamı koruyamayan üretimin başarısını hangi ölçüde değerlendirebiliriz?

Burada madenciliği reddeden bir yaklaşım söz konusu değildir. Türkiye’nin enerji güvenliği, sanayi üretimi ve yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesi elbette önemlidir. Fakat enerji güvenliği ile işçi güvenliği birbirinin alternatifi değildir.

Aksine, güvenli madencilik olmadan sürdürülebilir bir enerji politikası da kurulamaz.

Ekonomik sürdürülebilirlik ile insan hayatının korunması, birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki temel sorumluluktur.

Teknoloji İlerlerken Güvenlik Neden Aynı Hızla İlerlemiyor?

Bugün yapay zekâdan, akıllı şehirlerden, dijital ikizlerden ve otonom sistemlerden söz ediyoruz.

Makinelerin arızalarını önceden tahmin edebilen algoritmalar geliştiriyoruz. Yeraltı yapılarının üç boyutlu modellerini oluşturabiliyoruz. Sensör ağları aracılığıyla sıcaklığı, gaz yoğunluğunu, hava akımını ve ekipman davranışlarını izleyebiliyoruz.

Peki bu teknolojik birikimi madencilik güvenliğine hangi ölçüde taşıyoruz?

Bir maden ocağında metan sensörlerinin ölçümleri, havalandırma verileri, üretim hareketleri ve geçmiş risk kayıtları bütünleşik bir sistemde değerlendirildiğinde, tehlikeli eğilimlerin daha erken fark edilmesi mümkün olabilir.

Yapay zekâ destekli sistemler bu verilerdeki olağan dışı değişimleri belirlemeye yardımcı olabilir.

Ancak burada teknolojiye ilişkin önemli bir yanılgıdan kaçınmak gerekir.

Yapay zekâ, güvenliğin kendisi değildir; doğru tasarlanmış güvenlik sistemini güçlendiren bir araçtır. Bir algoritmanın tahmini, güvenilir gaz ölçümünün, uygun havalandırmanın, otomatik koruma sistemlerinin veya yetkin bir maden mühendisinin yerini tutamaz.

Üstelik sensörlerin arızalanması, verilerin eksik olması ya da iletişim ağlarının kesilmesi durumunda sistemin güvenli bir şekilde çalışmaya devam etmesi gerekir. Bu nedenle Türkiye’de maden güvenliğinin geleceği yalnızca dijitalleşmeye değil, güvenlik kültürünün mühendislik ilkeleriyle birlikte yeniden güçlendirilmesine de dayanmalıdır. Teknoloji, ancak insan hayatını önceleyen bir yönetim anlayışı içinde anlam kazanır.

Madencilikte Yeni Bir Güvenlik Kültürü Nasıl İnşa Edilebilir?

Kilimli’den sonra üzerinde durulması gereken mesele, yeni bir düzenlemenin duyurulmasından daha geniştir. Türkiye’nin maden güvenliğinde ölçülebilir, denetlenebilir ve sürekli geliştirilebilir bir kurumsal yapı üzerinde yoğunlaşması gerekmektedir.

Bunun için birbirini tamamlayan altı temel yaklaşım öne çıkmaktadır.

Birincisi, tehlikeyi üretimden önce yönetmek. Metan drenajı, jeolojik risk analizleri, kontrol sondajları ve havalandırma projeleri, üretim planlamasının vazgeçilmez koşulları olmalıdır. Üretim hedefleri, güvenlik koşullarını belirlememelidir; güvenlik koşulları, üretimin sınırlarını belirlemelidir.

İkincisi, sürekli ve doğrulanabilir gaz izleme sistemleri. Gaz yoğunluğu yalnızca belirli aralıklarla değil, riskin niteliğine uygun olarak sürekli sistemlerle takip edilmeli; kritik eşiklerde alarm, enerji kesme ve tahliye prosedürleri güvenilir bir şekilde devreye girmelidir.

Üçüncüsü, bağımsız ve uzmanlaşmış denetim. Denetim mekanizmaları yalnızca evrak uygunluğunu değil, ocaktaki gerçek çalışma koşullarını da değerlendirmelidir. Bulguların giderilmesi takip edilmeli, tekrarlayan riskler sistematik bir biçimde analiz edilmelidir.

Dördüncüsü, işçinin güvenlik kararlarına katılması. Yeraltındaki tehlikeyi ilk fark eden kişi çoğu zaman doğrudan o ortamda çalışan madencidir. İşçilerin risk bildirimlerinin ciddiye alınması, korunması ve sonuçlandırılması kurumsal bir zorunluluk olarak görülmelidir.

Beşincisi, üniversite, kamu ve sektör iş birliği. Maden mühendisliği bölümleri, araştırma merkezleri, işletmeler ve ilgili kamu kurumları; gaz izleme, havalandırma, acil durum yönetimi ve insan faktörleri üzerine ortak araştırma programları geliştirmelidir.

Altıncısı, kazalardan öğrenen kurumsal hafıza. Her ciddi olayın ardından teknik bulguların uygun ölçüde paylaşılması, benzer risklere sahip işletmelerin önlem almasını sağlayabilir. Soruşturmanın amacı yalnızca geçmişte ne olduğunu açıklamakla sınırlı kalmamalı; gelecekte aynı olayın nasıl engelleneceğini de ortaya koymalıdır.

Bütün bunların merkezinde tek bir ilke bulunmalıdır: Üretimi durdurmak ekonomik bir maliyet doğurabilir. Ancak insan hayatını kaybetmenin telafisi yoktur.

Karanlığın Sosyolojisi: İşçinin Sessizliği, Kurumun Sorumluluğu

Madencilik güvenliğinin göz ardı edilen boyutlarından biri de çalışma hayatının sosyolojisidir.

Bir kurumun güvenlik düzeyi yalnızca sahip olduğu cihazlarla değil, çalışanlarının tehlikeyi dile getirme özgürlüğüyle de ölçülür. İşçi, risk bildirdiğinde cezalandırılacağını düşünüyorsa, en gelişmiş teknoloji bile yetersiz kalabilir.

Bir mühendis üretimin durdurulması gerektiğini söylediğinde, kararının kurumsal olarak destekleneceğinden emin değilse, güvenlik kültürü kırılganlaşır. Bir yönetici, başarıyı yalnızca günlük üretim miktarıyla değerlendirdiğinde, farkında olmadan tehlikeli davranışları teşvik eden bir ortam yaratabilir.

Bu ihtimaller, belirli bir işletmeye yönelik suçlamalar değil; örgüt sosyolojisinin ve iş güvenliği araştırmalarının üzerinde durduğu yapısal risklerdir.

Sosyolog Ulrich Beck’in risk toplumu yaklaşımı burada yeniden değerlendirmeye değerdir. Modern toplum yalnızca zenginlik üretmez; üretim süreçleri içinde yeni riskler de ortaya çıkar. Dolayısıyla ilerlemenin ölçüsü, riskin tamamen ortadan kalktığını iddia etmek değil, onu bilimsel bilgi ve kamusal sorumlulukla yönetebilme kapasitesidir.

Madencilikte de asıl mesele budur.

Yeraltındaki metanı kontrol etmek mühendisin görevidir.

Fakat riskin gizlenmediği, bilginin bastırılmadığı ve güvenliğin ekonomik baskılar karşısında korunabildiği bir çalışma düzeni oluşturmak, tüm kurumların ortak sorumluluğudur.

Bir madenin en önemli güvenlik donanımlarından biri, tehlike karşısında susmak zorunda kalmayan insandır.

Kilimli’den Alınacak Ders: Bir Daha Yaşanmasın Demek Yeterli mi?

Her büyük acının ardından aynı cümleyi kuruyoruz:

Bir daha yaşanmasın. Bu temenni, insan olmanın doğal ve içten bir ifadesidir. Ancak temenniler tek başına bir güvenlik sistemi oluşturmaz.

Bir daha yaşanmaması için ölçmek gerekir.

Denetlemek gerekir.

Eğitmek gerekir.

Bilgiyi paylaşmak, hataları araştırmak, tehlikeli alışkanlıkları değiştirmek ve gerektiğinde üretimi durdurabilmek gerekir.

Kilimli’de yaşamını yitiren üç madencimizin ardından sorulması gereken soru, yalnızca o sabah neyin yanlış gittiği değildir.

Daha derin soru şudur:

O sabahı mümkün kılan koşulların hangileri önceden bilinebilir, hangileri önlenebilir ve hangileri değiştirilebilir?

Bu soruya verilecek bilimsel ve kurumsal cevap, yalnızca Kilimli’nin değil, Türkiye’de yer altında çalışan tüm insanların geleceği açısından da önem taşımaktadır. Çünkü bir toplumun gelişmişliği, karşılaştığı felaketlerin büyüklüğüyle değil, onlardan ders çıkarma ve tekrarını önleme iradesiyle de anlaşılır.

Zonguldak, Türkiye’nin emek hafızasında ayrı bir yere sahiptir. Kömürün karası, o şehrin yalnızca toprağına değil, edebiyatına, türkülerine, aile hikâyelerine ve kuşaklar boyunca taşınan ortak belleğine de işlemiştir. Orada madencilik yalnızca bir meslek değildir.

Bir hayat biçimidir.

Bir kuşağın diğerine devrettiği emektir.

Bu nedenle Kilimli’den yükselen acı, yalnızca bir bölge meselesi olarak görülmemelidir.

Bu, Türkiye’nin insanı, emeği, bilimi ve kalkınmayı hangi değerler düzeni içinde bir araya getireceğine ilişkin ortak bir sorudur.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Yerin altındaki kaynakları çıkarmakta gösterdiğimiz kararlılığı, o kaynakları çıkaran insanların hayatını korumakta da gösterebiliyor muyuz?

Çünkü medeniyet, yalnızca toprağın derinliklerinden ne kadar zenginlik çıkarabildiğimizle ölçülmez. O derinliklere gönderdiğimiz insanları ne kadar güvenle yeniden gün ışığına çıkarabildiğimizle de ölçülür.

Kömür yeniden çıkarılabilir. Üretim yeniden başlayabilir. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Fakat bir insanın yarım kalan hayatı hiçbir üretim bilançosunda yeniden kazanılamaz.

Kilimli’nin bize bıraktığı en ağır ve en değerli ders budur.

Ve unutmayalım:

Bir ülkenin gerçek zenginliği, yerin altında sakladığı madenlerde değil; o madenleri gün ışığına sağ salim çıkarabilen insanlarında saklıdır.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.