Yazan Dr. Nurfer TERCAN
Bazı kitaplar okunmaz; çağlar tarafından yeniden yazılır.
Kelile ve Dimne de onlardan biridir.
Kâşmir’in bir köşesinde, hükümdar çocuklarına hayatı ve insanı öğretmek amacıyla Sanskritçe kaleme alınmış bir öğüt kitabı; Sâsânî hekimi Bürzûye’nin eliyle Pehlevîceye, İbnü’l-Mukaffa’nın kaleminde Arapçaya, oradan Farsçaya, Türkçeye, İspanyolcaya ve zamanla Avrupa’nın hemen bütün dillerine ulaştı.
Yüzyıllar geçti. Devletler kuruldu. Şehirler yıkıldı. Sınırlar değişti. Diller dönüştü.
Fakat Kelile ve Dimne eskimedi.
Çünkü onun anlattığı şey, bütün bunlardan daha kalıcıydı: İnsanın diliyle kurabildiği tahribat. Kitabın tarihinde ise üzerinde yeterince durulmayan acı bir simetri vardır.
Sözün nasıl öldürebildiğini anlatan bu metni Arapçaya kazandıran İbnü’l-Mukaffa da genç yaşta öldürüldü. Kaleme aldığı bir metin, hakkında biriktirilen suçlamalar, kuşkular ve ithamlar; sonunda onun hayatını ortadan kaldırmaya kadar giden bir sürecin parçası oldu.
Tarihin ironisi ağırdır: Dimne’yi tercüme eden insanın kendi hayatı da sözün, kuşkunun ve ithamın ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteren başka bir hikâyeye dönüştü.
Belki de bu yüzden Kelile ve Dimne yalnızca geçmişten bize ulaşmış bir klasik değildir.
İnsanı insana anlatan uzun bir aynadır.
Yüzyıllar önce hayvanların diliyle anlatılan hikâyelerin içinde aslında hep insan vardı.
İnsanın korkusu… Kıskançlığı… Hırsı… Dostluğu… Zaafı…
Ve özellikle sözü kullanma biçimi. O hikâyelerin en unutulmaz karakterlerinden biri ise Dimne’ydi. Dimne’nin elinde bugünün imkânları yoktu.
Bir ekranı yoktu. Bir sosyal medya hesabı yoktu. Bir mesaj grubuna erişimi yoktu. Binlerce insana aynı anda ulaşabileceği bir ağı yoktu.
Onun yalnızca dili vardı.
Birkaç cümlesi.
Biraz şüphe.
Biraz ima.
Biraz kıskançlık.
Ve insanların birbirlerine karşı taşıdıkları görünmez zaafları sezebilme yeteneği. Fakat insanlık tarihi bize gösteriyor ki bazen bir hayatı değiştirmek için bundan fazlasına gerek yoktur.
Bir söz söylersiniz.
Bir cümlenin yarısını aktarırsınız.
Bir bakışı yorumlarsınız.
Bir sessizliğe anlam yüklersiniz.
Bir insanın başka biri hakkında ne düşündüğünü bildiğinizi iddia edersiniz. Sonra geri çekilirsiniz. Gerisini insanların zihinleri tamamlar.
Tam burada rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor:
21. yüzyılda Dimne ne kadar masum kaldı?
Çünkü Dimne’nin yaptığı, birkaç kişi arasında dolaşan sözlerle sınırlıydı. Biz bugün saniyeler içinde yüzlerce, binlerce insana ulaşabiliyoruz.
Dimne söylenti üretiyordu.
Biz söylentiyi çoğaltabiliyoruz.
Dimne bir insanı başka biri hakkında kuşkuya düşürüyordu.
Biz bir insanı hiç tanımadan onun hakkında kanaat oluşturabiliyoruz.
Dimne’nin dünyasında söz dolaşıyordu. Bizim dünyamızda söz kaydediliyor; ekran görüntüsüne dönüşüyor, kesiliyor, seçiliyor, paylaşılıyor, yeniden yorumlanıyor ve bazen sahibinden bağımsız ikinci bir hayata kavuşuyor.
O hâlde mesele yalnızca Dimne’nin ne kadar kötü olduğu değildir.
Asıl mesele şudur: Biz Dimne’nin yöntemlerini ne kadar sıradanlaştırdık?
Bir İnsan Hakkında Bir Cümle
İnsan ilişkilerinin belki de en kırılgan tarafı güvendir. Güven uzun zamanda oluşur.
Bir dostluk yıllarla kurulur. Bir çalışma arkadaşlığı emekle şekillenir. Bir insanın itibarı bazen onlarca yıllık davranışın toplamıdır. Fakat bütün bunları sarsmak için bazen tek bir cümle yeter.
“Sen onun hakkında söylenenleri bilmiyorsun.”
“Bence biraz dikkatli ol.”
“Ben söylemiş olmayayım ama…”
“Sen yine de tedbirli ol.”
“Bana da bir şeyler anlattılar.”
Ne kadar tanıdık cümleler. Dikkat edilirse bunların hiçbirinde açık ve sınanabilir bir bilgi yoktur. Ama hepsinin ürettiği ortak bir duygu vardır: Şüphe!
Ve insanın zihnine şüphe bir kez yerleştiğinde, karşısındaki kişinin en sıradan davranışlarını bile başka türlü okumaya başlayabilir. Daha önce sessizlik olarak gördüğünü kibir sayar. Yoğunluğu ilgisizlik olarak yorumlar.
Bir sözü ima zanneder.
Bir gecikmeyi kasıt olarak görür.
Tesadüfü plan sanır.
Mesafeyi düşmanlık olarak okuyabilir.
Böylece gerçekle yorum arasındaki mesafe giderek kapanır.
Bir süre sonra insan karşısındaki kişinin davranışlarına değil, kendi zihninde onun hakkında oluşturduğu hikâyeye tepki vermeye başlar. Dimne’nin asıl gücü belki de tam buradaydı: Yalan söylemekten çok, insanların zihnindeki boşlukları kuşkuyla doldurmak.
Dedikodu Neden Bu Kadar Güçlü?
Dedikodu yalnızca bir konuşma biçimi değildir. Aynı zamanda bir toplumsal ilişki biçimidir. İnsanlar bazen birbirleriyle yakınlaşmak için üçüncü bir kişi hakkında konuşurlar. Ortak bir kişiyi eleştirmek, iki insan arasında geçici bir yakınlık oluşturabilir.
“Ben sana güveniyorum, bunu yalnızca sana söylüyorum.”
Bu cümle dinleyene özel olduğu hissini verir.
Bir sır paylaşılmıştır.
Bir halka oluşturulmuştur.
Bir kişi içeridedir, başka biri dışarıda.
Fakat burada tuhaf bir paradoks vardır: Başkasının sırrını size taşıyan biri, sizin sırrınızı da bir gün başkasına taşıyabilir. Yine de insan kendisine anlatılan özel bilginin verdiği ayrıcalık duygusuyla bunu çoğu zaman sorgulamaz. Çünkü dedikodunun içinde yalnızca merak yoktur. Aidiyet de vardır!
İnsan bazen bir grubun parçası olduğunu, grup dışındaki biri hakkında konuşurken hisseder. İşte toplumsal ilişkilerin en tehlikeli eşiklerinden biri burada başlar. Birliktelik, üçüncü bir insanın dışlanması üzerinden kurulmaya başladığında orada dostluktan çok geçici bir ortaklık vardır. Bugün sizinle birlikte bir başkası hakkında konuşan kişi, yarın bir başkasıyla sizin hakkınızda konuşabilir.
Dimne değişir.
Sandalye değişir.
Masa değişir.
İsimler değişir.
Ama davranış biçimi aynı kalır.
“Ben Sadece Söyledim”
Çağımızın en kolay sığınaklarından biri budur:
“Ben sadece söyledim.”
Ardından başka cümleler gelir:
“Ben de öyle duydum.”
“Zaten herkes biliyor.”
“Ben yorum yapmadım ki.”
“Ben sadece aktardım.”
Peki gerçekten “yalnızca aktarmak” diye masum bir davranış var mıdır? Bir insan hakkında doğruluğunu bilmediğiniz bir bilgiyi taşıdığınızda, o bilginin sonuçlarından tamamen bağımsız olduğunuzu söyleyebilir misiniz? Bir insanın itibarına zarar veren cümleyi siz üretmemiş olabilirsiniz. Ama onu çoğaltmış olabilirsiniz. İşte modern çağın ahlaki sorumluluğu burada başlıyor: İnsan yalnızca söylediği sözden değil, taşıdığı sözden de sorumludur. Çünkü bazı sözler yolculuk ederken büyür.
Birinci kişi:
“Sanırım…” der.
İkinci kişi:
“Duydum…” diye aktarır.
Üçüncü kişi:
“Biliyormuş…” der.
Dördüncü kişiye ulaştığında cümle artık şöyledir:
“Zaten herkes biliyor.”
Böylece ihtimal kanaate, kanaat bilgiye, bilgi de sözde kesinliğe dönüşür.
Ve kaynak kaybolur.
Şüphe kalır.
Ve hakkında konuşulan insan, kendi hayatı üzerine kurulmuş hikâyeyi çoğu zaman en son öğrenir. Bu, çağımızın görünmeyen şiddet biçimlerinden biridir. Çünkü insan bazen kendisini savunmak zorunda kalırken neyle suçlandığını bile tam olarak bilemez. Karşısında belirli bir kişi yoktur.
Bir cümle vardır.
Bir söylenti vardır.
“Herkes” vardır.
Ama o herkesin kim olduğu bilinmez.
İnsan Neden Kötü Habere Daha Kolay İnanır?
Burada yalnızca anlatanı suçlamak kolaydır. Fakat dinleyenin de sorumluluğu vardır. Her söylentinin yaşayabilmesi için bir anlatıcı kadar bir dinleyici gerekir. Peki neden bazı kötü iddialara bu kadar hızlı inanıyoruz? Çünkü insan zihni tarafsız değildir. Sevmediğimiz biri hakkında kötü bir şey duyduğumuzda daha az kanıt isteriz. Sevdiğimiz biri hakkında aynı şeyi duyduğumuzda daha çok kanıt ararız. Önyargımızla uyuşan bilgiyi daha kolay kabul ederiz. Kendi kanaatimizi doğrulayan hikâyeyi daha hızlı benimseriz. Bu nedenle insan bazen yalnızca kandırıldığı için inanmaz. İnanmak istediği için de kandırılır.
Dimne’nin mahareti belki de buradaydı.
İnsanın içine yeni bir duygu yerleştirmekten çok, zaten var olan duyguyu kullanmak. Kıskançlığın üzerine birkaç kelime koymak. Güvensizliğin üzerine küçük bir ima eklemek. Önyargıya küçük bir hikâye vermek. Sonra geri çekilmek. Ve insanın kendi zihninin geri kalanını tamamlamasına izin vermek.
Başarı Karşısında İnsan
Dimne’nin hikâyesini yalnızca dedikodu üzerinden okumak da eksik kalır. Çünkü onun davranışında insanlık kadar eski başka bir duygu vardır:
Kıskançlık.
Bir insan başarılı olduğunda neden bazen başarısını olduğu gibi kabul etmekte zorlanırız?
“Çalışmış ve başarmış” demek neden bazen bize yetmez?
Onun yerine başka açıklamalar üretiriz:
“Kesin birileri yardımcı olmuştur.”
“Şansı vardı.”
“Doğru insanları tanıyordu.”
“Zaten şartları uygundu.”
Bunların bazıları zaman zaman doğru olabilir. Fakat mesele bundan daha derindedir: Neden başkasının başarısını küçültmek insana geçici bir rahatlama sağlar? Belki çünkü bir başkasının başarısı, bize kendi yapamadıklarımızı hatırlatır.
İnsan burada iki yoldan birini seçebilir: Kendisini geliştirmek.
Ya da karşısındakini küçültmek.
İkincisi daha kolaydır.
Ama bizi büyütmez.
Bir başkasının ışığını azaltmak bizim ışığımızı artırmaz.
Bir başkasının değerini küçültmek bizi daha değerli yapmaz.
Bir başkasının başarısını değersizleştirmek kendi eksikliklerimizi ortadan kaldırmaz.
Belki gerçek olgunluk tam burada başlar: Başkasının iyiliği karşısında küçülmeden kalabilmek.
Başkasının başarısını kendi yenilgimiz olarak görmemek.
Başkasının mutluluğunu kendi mutsuzluğumuzun kanıtına dönüştürmemek.
Başkasının ışığından rahatsız olmadan kendi yolumuzu yürüyebilmek.
Bu yalnızca kişisel olgunluk değildir.
Bir toplumun birlikte yaşama kapasitesidir.
İtibar Görünmeyen Bir Emanettir
Bir insanın sahip olduğu en değerli varlıklardan biri itibarıdır. Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir. Bir eşya kırılır, yenisi alınabilir. Fakat itibar farklıdır. Yıllarla kurulur.
Bir insanın sözüne sadakatiyle.
İşiyle.
Duruşuyla.
İnsanlara nasıl davrandığıyla.
Zor zamanda nasıl davrandığıyla.
Emanete nasıl sahip çıktığıyla.
Sonra bir gün tek bir cümle dolaşmaya başlar.
Belki doğrudur. Belki yarı doğrudur. Belki bütünüyle yanlıştır.
Ama insanların zihnine yerleşir. İşte burada çok önemli bir toplumsal sorunla karşı karşıyayız: İnsanların itibarı konusunda ne kadar dikkatsiziz?
Birinin malını izinsiz almak bize yanlış gelir.
Parasını almak yanlış gelir.
Emeğini sahiplenmek yanlış gelir.
Fakat aynı insanın on yıllarda oluşturduğu itibarından birkaç cümleyle bir parça koparmak neden aynı ağırlıkta düşünülmez? Çünkü itibarın yarası görünmez. Ama görünmez olması küçük olduğu anlamına gelmez. Bazen insan, hakkında söylenen tek bir sözün etkisini yıllarca taşır. Üstelik çoğu zaman o sözün ilk kez kim tarafından söylendiğini bile öğrenemez. Belki insan haklarına ilişkin gündelik ahlakımıza yeni bir kavram eklemeliyiz: İtibar hakkı. İnsanın yokluğunda da korunması gereken değeri.
Dijital Çağ Dimne’yi Hızlandırdı
Eskiden söylentinin coğrafi sınırları vardı.
Bir mahalle.
Bir işyeri.
Bir arkadaş çevresi.
Bir aile.
Bir masa.
Şimdi ise sınır yok.
Bir ekran görüntüsü saniyeler içinde onlarca gruba ulaşabiliyor.
Bir cümle bağlamından koparılabiliyor.
Bir insanın birkaç saniyelik davranışı bütün karakterinin kanıtı gibi sunulabiliyor. Ve çağımız giderek tuhaf bir yetenek geliştiriyor: Tanımadığımız insanlar hakkında çok kesin kanaatlere sahip olmak.
Bir dakikalık video izliyoruz ve karakter analizi yapıyoruz.
Bir fotoğraf görüyoruz ve hayatını yorumluyoruz.
Bir cümle okuyoruz ve niyetini bildiğimizi düşünüyoruz.
Bir olayın küçücük bir bölümünü görüyor, tamamını anlamış gibi hüküm veriyoruz.
Oysa insan bir görüntüden daha büyüktür.
Bir hayat birkaç saniyeye sığmaz.
Bir karakter tek bir hatadan ibaret değildir.
Bir insanın bütün hikâyesi tek bir davranıştan okunamaz.
Ve her görüntünün bir öncesi, bir sonrası, bir bağlamı vardır. 21. yüzyılın asıl problemi yalnızca yanlış bilginin çoğalması değildir. Eksik bilgiyle tam hüküm verme alışkanlığının yaygınlaşmasıdır. Belki de çağımızın temel yanılgısı budur: Bilginin çoğalmasını, anlayışın çoğalması sanıyoruz. Oysa daha fazla görmek, her zaman daha iyi anlamak değildir.
Hepimiz Biraz Dimneleşebiliriz
Dimne’yi dışarıda aramak kolaydır.
“İşte kötü insan” deriz.
Böylece kendimizi hikâyenin iyi tarafına yerleştiririz.
Fakat kadim hikâyelerin asıl gücü bizi rahatlatmak değil, rahatsız etmektir.
Belki Dimne bir kişi değildir.
Bir davranış biçimidir.
Ve zaman zaman hepimiz o davranışın kıyısından geçebiliriz.
Bir söz duyup araştırmadan aktardığımızda…
Bir insanın başarısını küçümsediğimizde…
Bir dostun başka bir dost hakkındaki kırgınlığını büyüttüğümüzde…
İki insan arasındaki mesafeyi azaltmak yerine artırdığımızda…
Birinin sırrını “yalnızca bir kişiye” anlattığımızda…
Bir ekran görüntüsünü bağlamını bilmeden paylaştığımızda…
Bir insanın yokluğunda, onun varlığında söyleyemeyeceğimiz bir cümle kurduğumuzda…
Dimne artık masal kitabında değildir.
Davranışın içindedir.
Ve belki bu yüzden asıl mesele kötü insanları teşhis etmek değil, kötü davranışın kendi içimizde hangi kapılardan girebildiğini fark etmektir.
Peki Şetrebe Kim?
Belki hikâyenin en sessiz kişisini yeniden düşünmek gerekiyor.
Şetrebe…
Hakkında konuşulan ama kendisi dinlenmeyen kişi. Başkasının anlattığı hikâyede karaktere dönüştürülen insan. Savunması sorulmadan hakkında hüküm verilen kişi.
Bugün Şetrebe bazen arkadaşımızdır.
Bazen çalışma arkadaşımız.
Bazen aileden biri.
Bazen öğretmen.
Bazen öğrenci.
Bazen hiç tanımadığımız biri.
Ve bazen de biziz.
Çünkü hemen hepimizin hayatında şu tecrübe az ya da çok vardır: Bir gün fark edersiniz ki insanlar sizin söylemediğiniz bir şeyi söylediğinizi düşünüyor. Yapmadığınız bir davranış size atfedilmiş.
Niyetiniz yorumlanmış.
Sessizliğiniz açıklanmış.
Bir hikâye kurulmuş.
Ve siz haberiniz olmadan o hikâyenin içine yerleştirilmişsiniz.
Belki modern insanın en büyük yalnızlıklarından biri de budur: Kendimizi anlatmadan önce hakkımızdaki anlatıya yetişmeye çalışmak. İnsan bazen artık kendisini anlatmaz. Hakkında kurulmuş bir başkasının hikâyesini düzeltmeye çalışır. İşte toplumsal ilişkilerin en yorucu taraflarından biri budur.
Bir Toplumun Kalitesi Nerede Belli Olur?
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarında, binalarında, teknolojisinde, üniversitelerinde veya ekonomik göstergelerinde ölçülemez. İnsanların birbirleri hakkında nasıl konuştuklarında da ölçülür.
Bir insan odadan çıktığında arkasından başlayan konuşmada…
Bir arkadaşın sırrı emanet edildiğinde…
Birinin başarısı duyulduğunda…
Bir hata görüldüğünde…
Bir insan kendisini savunamayacak durumdayken…
İşte kültür orada görünür. Çünkü insanın yüzüne karşı nazik olmak kolaydır. Asıl medeniyet, bir insanın bulunmadığı yerde de onun hakkını koruyabilmektir. Belki toplumsal nezaketin en ileri biçimi budur.
Birinin arkasından kötü konuşulduğunda yalnızca sessizce dinlememek.
“Bunu kendisine söylediniz mi?” diye sorabilmek.
“Bunun doğru olduğundan emin miyiz?” diyebilmek.
“Belki bilmediğimiz bir tarafı vardır” diyebilmek.
Ve gerektiğinde:
“Bunu konuşmamız doğru değil” diyebilmek.
Bazen medeniyet büyük cümlelerde değil, tam da bu küçük itirazlarda başlar. Çünkü insanın olmadığı yerde onun hakkını korumak, karşılığında teşekkür bile alamayacağınız bir erdemdir.
Belki gerçek ahlakın ölçüsü de budur: Kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığımız.
21. Yüzyılın Yeni Erdemi: Durabilmek
Belki bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz erdemlerden biri durabilmektir. Bir durup, bir nefes alıp, oturup düşünmektir.
Göndermeden önce durmak.
Paylaşmadan önce durmak.
Anlatmadan önce durmak.
İnanmadan önce durmak.
Öfkelenmeden önce durmak.
Bir insan hakkında hüküm vermeden önce durmak.
Ve kendimize birkaç basit fakat zor soru sormak: Bunu gerçekten biliyor muyum?
Yoksa biri bana mı anlattı?
Karşı tarafı dinledim mi?
Bu bilgiyi paylaşmam gerçekten gerekli mi?
Bu söz bir problemi çözecek mi, yoksa yalnızca bir insanı küçültecek mi?
Ve belki hepsinden önemlisi: Bu insan şu anda burada olsaydı aynı cümleyi yine söyler miydim?
Bu tek soru insanın diline güçlü bir vicdan filtresi koyabilir. Çünkü bazen ahlak, ne söyleyeceğimizi bilmek değil; hangi sözü söylemememiz gerektiğini bilmektir.
Hakikat Her Zaman Söylenmeli mi? Burada daha zor bir mesele var.
Her doğruyu söylemek ahlak mıdır?
Hayır.
Çünkü bazen bilgi doğrudur ama paylaşılması gerekli değildir.
Bir insanın özel hayatındaki hata gerçek olabilir. Geçmişindeki bir hikâye gerçek olabilir.
Bir kırılganlığı doğru olabilir. Bir başarısızlığı gerçekten yaşanmış olabilir. Fakat doğruluk bize otomatik olarak onu yayma hakkı vermez. İşte bu nedenle ahlak yalnızca yalan söylememek değildir. Doğruyu nerede, ne zaman, hangi amaçla ve hangi sonuçla söylediğimizi de bilmektir.
Bazen susmak korkaklık değildir.
İnceliktir.
Bazen konuşmamak bilgisizlik değildir.
Terbiyedir.
Bazen bir insanın kusurunu örtmek hakikati inkâr etmek değildir.
Onu tek bir hataya indirgememektir.
Çünkü insan yaptığı en kötü şeyden daha büyüktür.
Geçmişteki bir hatasından daha büyüktür.
Başarısızlığından daha büyüktür.
Ve belki insanlık, birbirimize bu büyüklüğü tanıyabildiğimiz ölçüde mümkündür.
Dimne Bugün Aramızda Olsaydı
Belki Dimne bugün yaşasaydı kendi hikâyesine şaşırırdı. Çünkü onun büyük entrika sayılan davranışlarının bazıları bugün gündelik hayatın sıradan alışkanlıklarına dönüşmüş durumda.
Mesaj gruplarında.
İşyerlerinde.
Arkadaş sofralarında.
Aile toplantılarında.
Sosyal medyada.
Bir insan hakkında konuşmak, çoğu zaman o insanla konuşmaktan daha kolay geliyor. Birini anlamaya çalışmak yerine yorumluyoruz.
Sormak yerine tahmin ediyoruz.
Dinlemek yerine hakkında konuşuyoruz.
Sonra ilişkiler neden bozuluyor diye şaşırıyoruz.
Belki sorun iletişimsizlik değildir.
Yanlış iletişimin fazlalığıdır. Çünkü insanlar giderek birbirleriyle konuşmadan önce birbirleri hakkında konuşuyor. Ve bazen iki insan arasındaki gerçek ilişkiyi, aralarında dolaşan üçüncü kişilerin sözleri yönetmeye başlıyor.
İşte Dimne tam burada yeniden doğuyor.
Bir kişinin bedeninde değil.
Bir ilişki biçiminde.
Asıl Soru “Dimne Kim?” Değil
Belki artık “Dimne kim?” diye sormayı bırakmalıyız. Çünkü bu soru bizi sürekli dışarıya bakmaya götürüyor.
İsim arıyoruz.
Suçlu arıyoruz.
Birilerini işaret ediyoruz.
Oysa kadim metnin bize tuttuğu ayna bundan daha rahatsız edici olabilir. Asıl soru şu olmalı:
Ben hangi davranışımla Dimne’ye yaklaşıyorum?
Bir insan hakkında duyduğum şeyi ne yapıyorum?
Kıskandığımda kendi içimde ne yapıyorum?
Bir arkadaşım başka bir arkadaşım hakkında konuştuğunda nasıl davranıyorum?
Birinin başarısına gerçekten sevinebiliyor muyum?
Bir insanın hatasını onun bütün karakterine dönüştürüyor muyum?
Bana emanet edilen sözü koruyabiliyor muyum?
Ve en önemlisi: Bir insanın yokluğunda onun hakkını koruyabiliyor muyum?
Bu soruların cevapları, belki kaç kitap okuduğumuzdan, kaç diploma taşıdığımızdan, hangi unvanlara sahip olduğumuzdan veya ne kadar güzel konuştuğumuzdan çok daha fazla şey söyler hakkımızda. Çünkü insanın gerçek terbiyesi, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde ortaya çıkar.
21. Yüzyılda Dimne Ne Kadar Masum Kaldı?
Şimdi soruyu yeniden soralım: Dimne ne kadar masum kaldı?
Belki Dimne hiç masum değildi.
Ama biz onun yöntemlerini büyüttük.
O bir cümle taşıyordu.
Biz ekran görüntüsü taşıyoruz.
O iki insan arasına şüphe sokuyordu.
Biz hiç tanımadığımız insanlar hakkında bile kuşku üretebiliyoruz.
O bir söylentiyi başlatıyordu.
Biz onu çoğaltıyoruz.
O birkaç kişiye ulaşabiliyordu.
Biz binlere ulaşabiliyoruz.
Sonra hepimiz aynı cümlelerin arkasına sığınıyoruz:
“Ben yalnızca duydum.”
“Ben yalnızca söyledim.”
“Ben yalnızca paylaştım.”
Belki çağımızın yeni ahlakı tam da bu “yalnızca” kelimesinin arkasına saklanmamayı öğrenmekle başlayacaktır.
Çünkü hiçbir söz yalnızca söz değildir.
Bazen bir dostluğu değiştirir.
Bazen bir insanın özgüvenini.
Bazen bir aile ilişkisini.
Bazen bir çalışma ortamını.
Bazen yıllarca oluşturulmuş bir itibarı.
Bazen de insanın kendisine duyduğu güveni.
Bu yüzden belki Kelile ve Dimne bugün bize son derece basit ama ağır bir şey söylüyor:
Her duyduğunu taşıma.
Her gördüğünü yorumlama.
Her bildiğini anlatma.
Her şüpheyi hakikat sanma.
Bir insanı, başkasının anlattığı hikâyeden tanıma.
Ve en önemlisi: Bir insanın yokluğunda, onun varlığında söyleyemeyeceğin cümleyi kurma. Çünkü medeniyet bazen büyük yapılarda değil, bir insanın diğerinin itibarına gösterdiği özende başlar.
Bir insan odadan çıktığında başlayan konuşmanın niteliğinde…
Size emanet edilen söz karşısındaki suskunluğunuzda…
Başkasının başarısına gösterebildiğiniz içten sevinçte…
Bir söylentiyi taşımayı reddettiğiniz anda…
Ve kimsenin görmediği yerde vicdanınızla baş başa kaldığınızda.
Belki Beydebâ bugün yaşasaydı Kelile ve Dimne’nin sonuna yeni bir hikâye eklemezdi.
Sadece bize dönüp iki cümle söylerdi:
“Ben size Dimne’yi tanıttım.
Peki siz onu neden bu kadar çoğalttınız?”
Ve rahatsız edici cevap belki şudur:
Dimne artık yalnızca bir masal kahramanı değildir.
İnsanın kendi vicdanını susturduğu her yerde yeniden beliren bir davranış ihtimalidir.
Bu nedenle mesele Dimne’yi bulmak değildir.
Mesele, Dimne’nin bizde nerede başlayabileceğini fark edecek kadar kendimize bakabilmektir.
Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar