Yazan Prof. Dr. Alişan YILDIRAN
Resmi Gazete de bir ay evvel yayınlanarak yürürlüğe giren 7593 sayılı Kanunun Madde 14, 5. bendi; Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket eden ana, baba, vasi veya bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, fiil suç teşkil etse dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre çocuk hâkimi kararıyla üç günden on güne kadar tazyik hapsi ile cezalandırılır. Bu kararlara karşı 14 üncü madde uyarınca itiraz yoluna gidilebilir. Tazyik hapsine ilişkin kararlar, kesinleşmesini müteakip Cumhuriyet başsavcılığı tarafından yerine getirilir. Bu kararlar çocuk hâkimi tarafından ilgili kuruma bildirilir. (bkz)
KTÜ’de asistanlığım esnasında bir hastanın preparatını muayenehanesine götürdüğümde tanıştığım sonra OMÜ’de görev paylaştığım gastroenteroloji profesörü hocanın iktidar partisi milletvekili olduğunda sarfettiği ve tekrar görev verilmemesine yol açan “Yasalarda iktidar milletvekili olarak hiçbir rolüm yok, sadece elimi kaldırmaktan başka” sözü yanlış değil imiş demek ki… (bkz)
Kanunun anayasaya aykırı olması sadece benim mi dikkatimi çekti, bilmiyorum ama geçenlerde MHP’nin nüfusun artması ile ilgili 4 gün evvel açıkladığı nüfus artışı ile ilgili vizyonunu görünce sayın vekillerin yüce mecliste hiçbir fikirleri olmadığı konularda el kaldırarak oy verdiği kanaatim pekişti. (bkz)
Yüce devletimizin sağlık konusunda ancak CHABADİK bir kurula teslim edilmesi muhtemelen bu uygulamaların sebebi olmalı?!
Efendiler, yenidoğan bebeğin ellenmesi bile caiz değil iken, aileyi yıkacak bu gibi uygulamalarla nüfusun artacağını zannetmek hüsran ile neticelenir.
Sebeplerini yakın zamanda topuk ile ilgili bilirkişi olarak görevlendirildiğim mahkemeye sunduğum raporda dikkatinize sunuyorum.
A Yenidoğan Döneminin Özellikleri
B Yenidoğan Morbidite ve Mortalite durumu
C Çocuğun Menfaati (üstün yararı)
D Konunun Mâlî Cephesi
E Toplum ile Alakası
F Genelge ve Normlar
G Nüfus Azalması ile Alakası
H Vehim ve Fallacy
I Yenidoğanlarda İnvazif Uygulamaların ‘Transgenerational Inheritance’ Üzerine Tesiri
J Netice ve Kanaat
A. YENİDOĞAN DÖNEMİNİN ÖZELLİKLERİ
“Yaşamın ilk haftası kırılganlığı” yenidoğanların yaşamın ilk 7 gününde yaşadığı, iyi bilinen bir fizyolojik hassasiyettir (vulnerability). Bu dönem erken neonatal dönem olarak adlandırılır ve birçok organ sisteminin rahim içi yaşamdan dış ortama geçiş yaptığı için hayatın en kırılgan safhasıdır.
1- Kardiyovasküler kırılganlık: Doğumdan sonra, duktus arteriozus kapanmalı, pulmoner vasküler direnç düşmeli, oksijen satürasyonu ve kan basıncı düzenlenmesi gerekir.
2- Metabolik kırılganlık: Yenidoğan metabolik yolları olgun değildir: hipoglisemi sık görülür, fizyolojik sarılık ilk haftada zirve yapar, metabolik hastalıklar yalnızca beslenme başladıktan sonra ortaya çıkar
3- İmmün kırılganlık: Yenidoğan bağışıklık sistemi henüz gelişmemiştir. Sınırlı nötrofil rezervi, sınırlı kompleman aktivitesi, a azalmış inflamatuvar cevap, dolaşımda hala anneden geçen antikorlar vardır. Bu nedenle ilk hafta erken başlangıçlı sepsisin en yüksek riskli dönemidir.
4-Hepatik kırılganlık: Karaciğer olgun olmadığı için bilirubin konjugasyonu yetersizdir, glikojen depoları düşükdür, oıhtılaşma faktörlerinin sentezi zayıftır.
5- Solunumsal kırılganlık: Doğumda akciğer sıvısının temizlenmesi, surfaktan ayarı gerekli olduğu için apne, geçici taşipne, solunum sıkıntısı ilk 72 saatte daha sık görülür.
6-Nörolojik kırılganlık: Yenidoğan beyninde otonomik kontrol olgun değildir, ısı düzenlemesi yetersizdir, oksijen tüketimi çok yüksektir. Hipotermi, hipoksi ve nöbete yol açabilir.
7-Beslenme kırılganlığı: Emme–yutma–nefes koordinasyonu ilk hafta içinde olgunlaşır.
8-Gastrointestinal kırılganlık: İlk kaka (mekonyum) ve bağırsak kolonizasyonu metabolizmayı değiştirir. Prematürelerde NEC riski yüksektir.
9. Oksidatif stres:
-Hayatın ilk haftası oksidatif stres açısından yüksek riskli bir dönemdir: Yenidoğan, nispeten hipoksik bir intrauterin ortamdan oksijen maruziyetine geçiş yapar ve antioksidan sistemler (glutatyon, SOD, katalaz) özellikle prematüre bebeklerde hala olgunlaşmaktadır.
-Ağrılı işlemler, reaktif oksijen türlerini (ROS) ve ölçülebilir oksidatif biyobelirteçleri artırabilen stres tepkilerine (katekolaminler, kortizol) neden olur. Hassas yenidoğanlarda, sağlıklı bir term bebekte zararsız olan aynı biyokimyasal bozulma daha büyük sonuçlara yol açabilir.
Bu fizyolojik ve/veya oksidatif strese aşağıda verdiğim epigenomik faktörler olan doğar doğmaz yapılan invazif girişimler olan K vitamini, hepatit B aşısı ve topuk kanı alınması gibi nonfizyolojik ve invazif uygulamalar beş yaş altı çocuklarda hayatın ilk haftasında en yüksek morbidite ve mortaliteye yol açar.
10. Epigenomik kırılganlık: ehemmiyetine ve yeni bir bilgi olmasına binaen aşağıda anlatıldı.
B. YENİDOĞAN MORBİDİTE VE MORTALİTE DURUMU
Ülkemizde yenidoğan sağlığı ile ilgili şu bilgiler dikkatle incelenmelidir; İkisi de yenidoğancı olan Değerli Prof. Dr. Türkan Dağoğlu’nun talebesi Prof. Dr. Fahri Ovalı’nın 2018’de kaleme aldığı şu bilgileri okuyalım: “Ülkemizde yılda yaklaşık 1.300.000 doğum olduğu düşünülürse, ihtiyaç duyulan 3.düzey yoğun bakım yatağı sayısı 1300 civarındadır. Ancak Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre, halen tescilli bulunan toplam yenidoğan yatağı sayısı 10.000, 3.düzey yenidoğan yoğun bakım yatak sayısı ise 6.200 civarındadır ve bunların da 4.000 tanesi özel hastanelerde bulunmaktadır. Yoğun bakım yatak ihtiyacı 1300 iken, özel hastanelerde 4000 yoğun bakım yatağı bulunması dikkat çekicidir.
Türk Neonatoloji Derneği’nin yılda bir yayınlanan bülteninin 35. sayısında sahife 53-54-55’deki tablolarda aralarında hiç bir özel merkez bulunmayan 56 adet yenidoğan merkezinin (yukardaki bilgiye göre 2200 yatak yani) verilerine göre 2023 yılında 40.000 hasta yatmış ve bunların 2000’i vefat etmiştir (31). Ovalı’nın verdiği rakamlara göre özel merkezlerin yatak sayıları 56 merkezin toplam yatak sayısına oranladığımızda ülkemizde yılda yaklaşık on yenidoğan bebeğin biri hastaneye yatmakta, 1000 bebeğin 30’u kaybedilmektedir. Topuk kanı taraması ile 1/10.000de bir görülen hastalıkları belirlenmesinden daha önemli ve HAYATİ olan husus evvela bebeklerin sıhhatli olması ve bir vehim uğruna ölmemesidir.
C. ÇOCUĞUN MENFAATİ (BEST INTEREST-ÜSTÜN YARARI)
Hem BM Çocuk Hakları Sözleşmesine göre, "Çocuğun menfaati", çocukları etkileyen tıbbi kararlar için yol gösterici bir ilkedir. Yenidoğan topuktan kan alma testi tavsiye edilir (indispensible), mecburi Değildir (Not compulsory).
Bu konuda dünya çapında çocuk hakları ihlallerini durdurmaya adanmış beynelmilel bir çocuk STK'sı olan ‘Humanium’un görüşü ise şudur;
“Çocuğun menfaati”: Çok da kesin olmayan bir kavramdır. Çocuk Hakları Sözleşmesi bu kavramın kesin bir tarifini vermese de, bir çocukla ilgili karar alınması gerekdiğinde, çocuğun refahının ve zihnen ve fizikî olarak elverişli bir ortamda büyüme hakkının korunmasını vurgular..
Çocuk Hakları Sözleşmesi, bir bütün olarak ele alınan bir eser olarak kabul edilir. Çocuğun menfaatinden bahseden 3. Madde, sözleşmenin haklarının bir bütün olarak uygulanmasında dört temel ilkenin biridir. Ancak Çocuk Hakları Komitesi, çocuğun menfaatinin ne olduğuna karar vermek için kriterler belirtmemiştir.
“Çocuğun en iyi menfaati” ilkesi, sözleşmenin ruhuna uygundur. Örnek olarak, 9. Maddeye göre bir çocuk, ebeveynleriyle birlikte yaşama hakkına sahiptir. Ancak, çocuk kendi ailesi içinde mağdur olması (kötü muamele, ihmal...) halinde yargı kararıyla ebeveynlerinden ayrılabilir. (bkz) Topuk kanı aldırmamak ne kötü muameledir, ne de ihmaldir.
D. KONUNUN MÂLÎ CEPHESİ
Topuk kanı uygulaması Aile Sağlığı Merkezindeki (ASM) doktor ve hemşireler tarafından yapılır. Daha önce sağlık ocaklarında kadrolu doktorlar, hemşireler ve ebeler tamamen devlet memuru olarak görev yapardı. Sağlık reformuyla birlikte (2010) sağlık ocakları kapatılmış, yerini hekimlerin kurduğu Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) almıştır. Sağlık ocakları hem tedavi hem de bölgenin umumî çevre sağlığı (su kontrolü, salgın yönetimi vb.) ile ilgilenirdi. ASM'ler ise sadece kişiye yönelik koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmeti (muayene, aşı, gebelik takibi) sunar.
Sağlık ocakları doğrudan devlet tarafından yönetilir ve finanse edilirdi. ASM'nin kira, elektrik, su ve personel giderleri devletin hekimlere ödediği ödenekten karşılanır; eğer ödenek yetersiz kalırsa bu masrafları hekimler kendi bütçelerinden öderler.
ASM topuk kanı alamadığı bebeğe aşı da yapamayacağı için gelir kaybı olacağı açıktır.
Topuk kanı ile halihazırda altı hastalık (fenilketonüri, biotinidaz eksikliği, kistik fibroz, konjenital adrenal hiperplazi, spinal müsküler atrofi-SMA ve konjenital hipotiroidi) taranmakdadır. Konunun finansal anlamı açısından bu iki hastalık hakkında bilinmesi gereken kistik fibrozun tedavisinin yıllık 306 bin USD, SMA’nın ise zolgensma için doz başına 2 milyon USD’den fazla, nusinersen doz başına 73 bin USD’dir. Yakında bu hastalıklara ataksi-telenjiektazi, duchenne muskuler distrofisi, SCID gibi hastalıkların eklenmesi kuvvetle muhtemeldir, yani pasta gittikçe büyüyecektir. Ülkemizde topuk kanında SCID taramasını ilk yapan hekim bu satırların yazarıdır.
Yukarda bahsedilen ilaçlar halihazırda ithal edilmektedir. Ancak yakın zamanda TÜSEB tarafından desteklenen bir firmanın bu ilaçları üretmeye başlayacağı ilan edildi, (bkz) bu firmanın potansiyel müşterilerini anlamak zor değildir.
E. TOPLUM İLE ALAKASI
-Topuk kanı testleri kesin teşhis koyamaz, yanlış pozitif ve/veya negatif sonuç verebilir (“Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünce” yayınlanan; Yenidoğan Metabolik ve Endokrin Tarama Programı sf.15).
-Toplanan örnekler ile genetik mahremiyet (big data) ihlal edilmektedir. Bu tetkik ile genetik enformasyon elde edilmesi kuvvetle muhtemel olup, bu bilgilerin ülkemizin âlî menfaatleri aleyhine kullanılmayacağı garanti edilmelidir. Bu verilerin nasıl saklandığı, kimlerle paylaşıldığı açıklanmalıdır.
-Ülkemizde bundan on yıl önce yılda bir buçuk milyon canlı doğum olmakta iken, geçen yıl bu rakam 900 binlere düşmüştür. Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü “topuk kanı tarama testi ile yılda yaklaşık 4500 çocuğun var olan hastalıklarının sonuçlarından korunması sağlanabilmekde, engelliliğin önüne geçilebilmektedir” diye hiçbir bilimsel çalışma yapmadan, şeffaflıkla verileri yayınlamadan iddida bulunmakdadır. (bkz)
Burada “var olan hastalıklar” isimlendirmesi açıkça yanlış yönlendirmedir, şikayeti olmayan bir kişi hasta kabul edilemez.
-Tarama testleri nerede ise yüz sene önce bile gündeme gelmiş ve noninvazif tetkiklerle teşhis konulabileceği ve konunun açık bir insan hakları ihlali olan öjeni ile ilgisi belirlenmişdir. (bkz)
Sağlık Bakanlığı’nın genelgesinde hiçbir şekilde bebek ve ailenin hakları, ilgili doktorun görevlerinden bahsedilmeyerek, her doğan bebeğe tabiri caiz ise ‘eşya/meta’ muamelesi yapılmaktadır. Bu durum kabul edilemez.
Bu invazif müdahale sebebi ile diğer genetik hastalıklardan daha yüksek görülme sıklığı olan primer immün yetmezlikli bebeklerde gelişebilecek mortalitesi çok yüksek sepsis hastalığının hukuki ve tıbbi sorumluluğunun kimde olacağı belli değildir.
-Bu invazif müdahale ile teşhisinin konulduğu iddia edilen hastalıkları Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanlarının teşhis edemeyeceği düşüncesi doğru değildir.
-Tarama testi ile erken teşhis edildiği iddia edilen hastalıkların bazıları teşhisi ve tedavisi mümkün hastalıklardır. Görülme sıklığı pek az olan bu potansiyel hastalar için tamamen sıhhatli bebeklerin, ebeveyninin konu hakkında bilgisi olsa bile bu invazif işlemle riske edilmesinin hukuki ve ahlaki olmadığı kanaatindeyim.
-SMA ve talasemi örneklerinde olduğu gibi, kistik fibroz ve biotinidaz eksikliği için yenidoğan yerine anne baba adaylarının taranması daha uygun ve makuldür.
-Yanlış pozitif ve negatif sonuçların anne-baba ve ailelerde yol açdığı sorunlarla ilgili verilere ULAŞILAMAMAKDADIR.
-Bu invazif müdahaleye muvafakat vermeyen ebeveynin bebeğine sağlık tedbiri uygulanması bildiğim kadarı ile Aile Bakanlığı’ın uhdesinde idi. Bu vakada olduğu gibi artık sadece Sağlık Bakanlığı konuyu takib ediyor. Osmanlının son şaheseri Mecelle’nin ‘usul esasa mukaddemdir’ hükmü (evrensel hukukda da) halen geçerli olduğuna göre Sağlık Bakanlığı’nın da bu ısrarından vazgeçmelidir.
F. GENELGE VE NORMLAR
“Zorunlu topuk kanı uygulamasının kanuni temeli meyanında Sağlık Bakanlığının 2014/7 sayılı Genelge'si ile 1593 sayılı Kanun’un 3. ve 151. maddeleri ile 3359 sayılı Kanun'un 3. maddesi , Sağlık Bakanlığının 25/12/2006 tarihli ve 2006/130 sayılı Genelge'sinin yattığı ve anılan düzenlemelerin incelenmesi sonucunda;Yenidoğan Tarama Programı ile tüm yeni doğanların konjenital hipotiroidi, fenilketonüri, biyotinidaz eksikliği ve kistik fibrozis yönünden taranması ile oluşacak zekâ geriliği, beyin hasarları ve geri dönüşümsüz zararların engellenerek söz konusu uygulamanın çocukların ve buna bağlı olarak kamu sağlığının korunması şeklindeki meşru amacı taşıdığı açıktır” açıklamasındaki meşruiyet iddiası doğru değildir; Anayasa Profesörü Kemal Gözler hoca GENELGE’yi şöyle izah ediyor “İdare hukukunda “genelge” hiyerarşik amirlerin, özellikle bakanların, sahip oldukları hiyerarşi gücüne dayanarak astlarına, onların uygulamakla yükümlü oldukları kanun hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda verdikleri emir ve talimatlardır. Bunlar da yönetmelikler gibi genel ve soyut niteliktedirler. Ancak yönetmeliklerden farklı olarak, yeni bir kural koymazlar. Kanunlarda bulunan kurallara yeni bir şey eklemezler. Yaptıkları tek şey zaten mevcut kanun hükümlerini açıklamak, yorumlamak ve bunların nasıl uygulanacağını göstermekten ibarettir. Kısacası “genelge”, bir bakanın kendi personeline verdiği bir emirdir. Bakanı ve emrin muhatabı olan personel dışında kimseyi ilgilendirmez. Genelgelere vatandaşların hakları ve ödevleriyle ilgili bir hüküm konulamaz. Bu genelgelerin hukuka aykırı olmasının sebebi, bunların normlar hiyerarşisine dâhil olmamasıdır. Normlar hiyerarşisinde sadece “hukuk normları” bulunur. Bir hukuk normu ise icraî bir işlemdir; vatandaşlara hitap eder; vatandaşların hak ve ödevlerini etkiler; onlar üzerinde hukukî sonuç doğurur. Genelge ise icraî bir işlem değildir; vatandaşlara hitap etmez; vatandaşların hak ve ödevleri üzerinde bir sonuç doğurmaz. Anayasamızın 13’üncü maddesine göre, bir temel hak ve hürriyet, ancak kanunla sınırlanabilir”. (bkz)
Demek ki hukuk vatandaşa genelgeleri meşruiyet gerekçesi olarak gösteremez. Gelelim bahsedilen kanun maddelerine;
Umumi Hıfzıssıhha kanunu, 1593 sayılı (5) üçüncü maddesi 18 bendden mürekkeb olup, mahkeme hangi bendi olduğunu belirtmemiş, bunların bebeklerle alakalı olan sadece birinci bendi olup doğumun arttırılması (bu kelime 1965’de metinden çıkarılmış!), kolaylaştırılması ve ölümü azaltacak tedbirlerin alınmasıdır, topuk kanı ve ilgili hastalıklarla ile alakası yokdur.
Yüzelli birinci madde ise şöyledir; Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti küçük çocuk hıfzıssıhhası ve bunlarda görülen vefiyatın azaltılması için lazım gelen müesseseler açarak idare eder ve çocuk hıfzıssıhhası faydalarının halk arasında intişar ve tatbikını teshil edecek tedbirleri ittihaz eyler. Bu madde de bebeklerle, topuk kanı ve topuk kanında bakılan hastalıklarla alakalı değil!.
Sağlık Hizmetleri Temel Kanunun (3359 sayılı) üçüncü maddesi a’dan m’ye kadar bendleri olup, bunlardan sadece “l” bendi konuya dair olup şöyledir; “(Ek: 30/5/1997 - KHK - 572/24 md.) Engelli çocuk doğumlarının önlenmesi için, gebelik öncesi ve gebelik döneminde tıbbi ve eğitsel çalışmalar yapılır. Yeni doğan bebeklerin metabolizma hastalıkları için gerekli olan testlerden geçirilerek risk taşıyanların belirlenmesine ilişkin tedbirler alınır” (6). Bu madde “anne babanın rızası hilafına topuk kanı alınır “ anlamına gelmez çünkü, anayasanın 13. maddesi “Temel hak ve hürriyetler ancak kanun ile kısıtlanabilir” şeklindedir.
G. NÜFUS AZALMASI İLE ALAKASI
TÜİK’e göre 2006 yılında yıllık nüfus artış hızı %1.3 iken, bugün bu oran %0,5’e düşmüşdür. Doğurganlık hızı ise 2.1’den, 1.42’ye yani kendini yenilemesi için gereken 2.1’in çok altına inmiş, ortanca yaş ise 28’den 35’e, doğum yaşı 20-24’den 24-29’a yükselmişdir, yani nüfusumuz hızla yaşlanmaktadır. (bkz)
Sadece yirmi yılda bu kadar etkili depopulasyon sadece modern hayatla açıklanamaz, kanaatimce nüfus ve sağlık uygulamalarının YANLIŞ olduğunu göstermekdedir. Bu şartlarda ‘Güçlü Türkiye’ idealinden bahsetmek gittikçe güçleşmekdedir, bildiğim kadarı ile süper güç olabilmek için asgarî nüfus 200 milyon olmalıdır.
Nüfus azalması bilindiği gibi üç esas sebebe dayanır, kıtlık, salgın ve savaş.(bkz)
Yakın zamandaki sahte salgın (covid), Ebstein olayı ve yenidoğan çetesini sadece hatırlatmakla yetiniyorum.
Geç yaşta ilk doğumunu yapan annenin güncel invazif yenidoğan uygulamaları ile bebeğinin doğumdan hemen sonra hasta olması, aile yapılan gereksiz baskıların nüfusun azalmasına yol açtığı kanaatinde olduğumu üzülerek belirtmeliyim. Atatürk ne demişti; ‘Vatanın mesnedi evlatlarıdır. Nüfusumuzun kesreti istikbalin en büyük mübeşşiridir. Bu sebeple çok çocuklu aileler vatani görevini yapan muhterem vatandaşlardır’.
H. VEHİM VE FALLACY (HATA)
Konuya vakıf, açık fikirli herkesin hemen idrak edeceği gibi ‘masum bir işlem, yapılmaması tehlikelidir, teşhis konulamamasına sebep olabilir, bebek ve TOPLUM (1/10binde bir görüldüğünü hatırlatmalıyım) zararına olur’ denilmektedir.
Topuktan kan alarak tarama testinin değişken yanlış pozitif ve yanlış negatif oranları vardır, çünkü sonuçlar büyük ölçüde hangi bozuklukların dahil edildiğine, hangi eşik değerlerinin kullanıldığına, laboratuvar yöntemlerine, numunenin ne zaman toplandığına ve takibin ne kadar iyi yapıldığına bağlıdır. Özgüllük genellikle daha düşüktür, bu da daha yüksek oranda yanlış pozitif sonuç anlamına gelir.
Bir incelemede, birçok yenidoğan tarama testi için pozitif öngörü değeri (PPV) genellikle %1 ila %10 arasındadır. Bu, tüm pozitif taramaların yalnızca yaklaşık %1-10’unun gerçek pozitif sonuç verdiği (yani, çocukta gerçekten hastalık olduğu) anlamına gelir.
Yanlış pozitif oranı: Tespit edilen her gerçek vaka için düzinelerce sağlıklı bebeğin işaretlenmesi yaygındır; yani, ortama bağlı olarak, taranan tüm bebeklerin %5 ila %20’si veya daha fazlası arasında yanlış pozitif tarama sonucu verebilir.
“Her bebek hastalık açısından bilinmez bir risk altındadır” önermesi, dikkatli düşünülmediğinde gerçekten “her insan her zaman risk altındadır” gibi boş bir genellemeye dönüşür. Bu tür genellemeler bilimsel gerekçe değil, politik veya idarî kolaylık üretir.
Yani istatistikî olarak düşük ama sıfır olmayan bir risktir, ama “her bebek hastalık riski altındadır” şeklinde genellemek orantısız olur. Bilimde buna “population-level justification fallacy” denir, yani toplum düzeyindeki ortalama bir ihtimal, bireysel gerekçe olarak kullanılır, türkçesi safsata topluma gerekçe olarak sunulmuştur. “Population-level justification fallacy, bir toplumda gözlenen ortalama bir risk, oran veya faydayı, her birey için aynı derecede geçerliymiş gibi kabul etme hatasıdır. Yani: “Toplum düzeyinde faydalı olan bir uygulama, her birey için de faydalıdır. Bu da tıbbın tanıdan yönetime, toplum yönetimine dönüşmesi anlamına gelir. Michel Foucault’nun “biyopolitika” dediği tam olarak budur: Devlet, sağlığı koruma bahanesiyle bedenler üzerinde sürekli denetim kurar. Dolayısıyla “Risk” artık sağlık değil, itaat mekanizması olur.
Basit örnek, toplumda her 10.000 bebekten biri fenilketonüridir. O zaman denir ki: “Bu testi her bebeğe yapmalıyız, çünkü bu hastalık erken teşhis edilmezse ölümcüldür.” Ancak bu gerekçe birey düzeyine indirildiğinde şu olur: “Senin bebeğin de potansiyel olarak hasta”. Bu, mantıken olarak yanlış bir çıkarımdır. İstatistikte bu hata, ecological fallacy’ye benzer: Bir gruba ait veriden birey hakkında sonuç çıkarılmasıdır. “Population-level justification fallacy” ise bunun politik türevidir: Halk sağlığında, toplum faydasını gerekçe göstererek bireysel hakları sınırlamak. Bu, koruyucu tıp ile biyo-politik tıp arasındaki farkın temelidir.
Bu hata (fallacy) sürdürüldüğünde, toplum biyolojik istatistik birimine indirgenir: Artık birey değil, “risk faktörü” konuşulur. Bu durum, Foucault’nun “biyopolitika” dediği duruma denk düşer: Devlet, yaşamın kendisini yönetmeye başlar.
I. YENİDOĞANLARDA İNVAZİF UYGULAMALARIN ‘TRANSGENERATIONAL INHERITANCE’ ÜZERİNE TESİRİ
Bebeklerde çevresel faktörlere (İnvazif uygulamalar) bağlı genomik işlev bozukluğu, temel DNA dizisini değiştirmeden genlerin nasıl ifade edildiğini değiştiren epigenetik modifikasyonlar yoluyla meydana gelir. Fetal gelişim ve erken bebeklik döneminde genom hızlı bir programlamaya uğrar ve bu da kritik bir kırılganlık dönemi oluşturur. Çevresel stres faktörleri, "epimutasyonlara" neden olarak, ani gelişimsel sorunlara yol açabilir veya bebeğin biyolojisini yaşamın ilerleyen dönemlerinde kronik hastalıklara yatkın hale getirebilir (Skinner MK, Guerrero-Bosagna C. Environmental signals and transgenerational epigenetics Epigenomics. 2009 October ; 1(1): 111–117. doi:10.2217/epi.09.11.).
Nesiller arası kalıtım, özelliklerin, karakteristiklerin veya hastalık duyarlılıklarının, altta yatan DNA dizisinde herhangi bir değişiklik olmaksızın atalardan torunlara aktarılmasıdır. DNA'nın doğrudan kalıtımına dayanan klasik genetiğin aksine, bu fenomen öncelikle epigenetik tarafından yönlendiriliyor; yani hangi genlerin açılıp kapatılacağını belirleyen genom üzerindeki kimyasal etiketler ve modifikasyonlardır (Rothi H, Greer EL. From Correlation to Causation: The New Frontier of Transgenerational Epigenetic Inheritance Bioessays. 2023 January ; 45(1): e2200118. doi:10.1002/bies.202200118) .
J. NETİCE VE KANAAT
Gönderilen dosyadan anlaşıldığı kadarı ile davaya konu Fatih Sevinç (TC KN 62032279922) 23.8.2025 doğumlu olup, bugün itibarı ile on aylık bir erkek çocuğudur. Eldeki belgede çocuk ve ailesinin herhangi bir şikayeti, yatışı, tedavisi belirtilmediğine göre bir sağlık sorunu olmadığı düşünülebilir.
Çocuktan bir defa topuk kanı alındığı (doğumdan sonraki ilk birkaç gün içerisinde) belirtilmiş, sonucunda ise üç hastalığın olmadığı belirlenmiştir. Aile ikinci topuk kanı vermemesine ve tedbir kararının istinafına gerekçe olarak ilgili bakanlığın genelgesinde de mükerrer numune alınmasının gerekçesinin sunulmadığını belirtmiştir. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi de bunlara istinaden ailenin istinaf talebini kabul etmiştir.
Modern halk sağlığı politikalarının en sık yaptığı mantık hatalarından biri Population-level justification fallacy yani bir toplumda gözlenen ortalama bir risk, oran veya faydayı, her birey için aynı derecede geçerliymiş gibi kabul etme hatasıdır. Halk sağlığı idarecileri, toplum faydasını gerekçe göstererek bireysel hakları sınırlamaya çalışır. Aslında bu, koruyucu tıp değil biyo-politik tıp’dır.
Topuk kanı tarama uygulamasının bu şekilde irrite edici bir şekilde, icbar edilerek uygulanmasının bebek, aile, toplum ve devlet kurumlarına fayda değil zarar verdiği kanaatindeyim.
Takdir yüksek mahkemenizindir.
Galip 1 Saat Önce
bu kanunu resmi gazete de yayınlandı .. oe yani