Öne Çıkanlar Aşı Karşıtı• İsmet İnönü• GAVI• IMR• ÇKP•

Multirealizm Çağı

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

Dünya haritasına bakınca hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyor. Kıtalar, okyanuslar, başkentler hep bildiğimiz yerlerde. Oysa dünya değişti. Üstelik bu değişim, belki de bir haritanın gösterebileceğinden çok daha derinde gerçekleşti. Uzun zamandır içinde yaşadığımız dönemi “çok kutuplu” diye tarif ediyoruz. Bu tarif yanlış sayılmaz ama eksik kalıyor. Kutup kavramı yalnızca gücün nerede toplandığını anlatır. Oysa bugün yer değiştiren şey yalnızca güç değil. Bakışın kendisi de değişiyor. Dünya çok kutuplu olmanın ötesinde, çok gerçeklikli bir hâle geliyor.

Bu duruma bir kavramla işaret etmek gerekirse, o kavram multirealizm olabilir. O hâlde bu yazıda, içine girdiğimiz dönemi neden bir multirealizm çağı olarak değerlendirmeyelim? Burada kastedilen, hakikatin göreceli olduğu değil. Aynı gezegeni paylaşan insanların ve toplumların, o gezegeni giderek birbirinden ayrı gerçeklikler içinden deneyimlemesi. Hakikat “tek” olabilir. Ama ona açılan pencereler hiç bu kadar çok olmamıştı, ve bu pencereler hiç bu kadar az birbirine bakmamıştı.Son aylarda, özellikle de bu eylülün New York’unda, bu yeni çağın ilk işaretlerini taşıyan gelişmeler art arda göründü.

New York’ta bir Masa

21 Eylül 2026’da, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunun hemen kıyısında dikkat çekici bir masa kuruldu. Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, Kenya Cumhurbaşkanı William Ruto ve Kanada Başbakanı Mark Carney’nin ev sahipliğinde toplanan zirvede Avrupa Birliği, Avustralya, Barbados, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Kenya, “Partners for Multilateralism”, yani “Çok Taraflılık İçin Ortaklar” girişimini başlattı. Kurucu yediliye kısa sürede on altı imzacı daha katıldı. Türkiye de bildiriyi imzalayan bu yirmi üç taraf arasında.

Masadakilerin kim olduğuna bakmak yeterince şey söylüyor. Bir kıta ölçeğinde birlik, bir Karayip ada devleti, Küresel Güney’in iki büyük sesi, bir Afrika ülkesi ve Pasifik’in öteki ucundan bir ülke aynı metnin altında buluşuyor. Bu masa bir askerî ittifak olarak kurulmadı, yeni bir blok olarak da kurulmadı. Kendini dünyanın her yerinden ortaklara açık, esnek bir işbirliği platformu olarak tanımlıyor. Bildiride uluslararası hukuk, iklim, yapay zekâ, küresel sağlık, dayanıklı tedarik zincirleri ve daha adil bir uluslararası finans mimarisi yer alıyor. Bu konuların ortak noktası, hiçbir ülkenin tek başına çözemeyecek olması. Girişimin kendi ifadesiyle amaç mevcut sistemin yerine yenisini koymak değil, onu daha temsilî, daha meşru ve daha güvenilir kılmak. Yirminci yüzyıl bize ittifakların dünyasını bırakmıştı. Yirmi birinci yüzyıl ise sessizce ağların dünyasını örüyor.

Arendt’in masası

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu’nda ortak dünyayı etrafında oturulan bir masaya benzetir. Masa insanları hem birbirine bağlar hem de birbirinden ayırır. Aralarında durur. Onları birbirinin üstüne yığılmaktan korur ama birbirinden kopmalarına da izin vermez. Arendt’e göre kitle toplumunu tuhaf ve ürkütücü yapan şey, bu masanın bir gün ortadan kalkmasıdır. Aynı odada karşı karşıya oturan insanlar, artık aralarında onları birleştiren hiçbir şey kalmadığını fark eder.

“Ortak dünya, etrafında oturduğumuz bir masa gibidir: bizi hem birbirimize bağlar hem de birbirimizden ayırır.” İnsanlık Durumu / Hannah Arendt

Bugün dünyanın farklı köşelerinde kurulan masaları bu gözle mi okumak gerekiyor artık acaba? Bunlar yalnızca diplomatik toplantılar değil. Ortak bir dünyanın ortadan kaybolmaması için gösterilen çabalar. Herkes aynı olsun diye kurulmuyorlar. Farklı olanlar aynı masada kalabilsin diye kuruluyorlar.

Aynı apartmanın iki katı

Aynı günlerde New York’ta başka bir masa daha kuruluyordu. Bu masanın konusu sınırlar ya da silahlar değil, eşitsizlik.

Güney Afrika, Brezilya, İspanya ve Norveç’in öncülüğünde şekillenen Uluslararası Eşitsizlik Paneli girişimi, dünyadaki gelir ve servet eşitsizliğini bilimsel olarak izleyecek ve politika seçeneklerine dair kanıtları değerlendirecek kalıcı bir mekanizma kurmayı amaçlıyor. Girişim 23 Eylül’de Genel Kurul marjındaki üst düzey bir toplantıyla dünyaya sunuldu. Afrika Birliği ve BM Genel Sekreteri António Guterres de destek verenler arasında. Fikrin merkezinde Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz var. Stiglitz, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa’nın talebiyle G20 için küresel eşitsizlik raporunu hazırlayan bağımsız uzmanlar komitesine başkanlık etti ve böyle bir panelin kurulmasını bu komite önerdi.

Çağrının arkasında yüzü aşkın ülkeden 1.500’ü aşkın ekonomist ve akademisyen duruyor. Daron Acemoğlu, Thomas Piketty, Mariana Mazzucato, Jayati Ghosh ve eski ABD Hazine Bakanı Janet Yellen bu isimlerden yalnızca birkaçı. Birbirinden bu kadar farklı düşünce geleneklerinden gelen insanları aynı metinde buluşturan şey, basit ama sarsıcı bir tespit: Aynı gezegende yaşıyoruz ama artık aynı ekonomik gerçeklikte yaşamıyoruz.

Bir yanda servetin nesilden nesile kendiliğinden çoğaldığı bir dünya var, öbür yanda ay sonunu getirmenin her ay yeniden kazanılması gereken bir mücadele olduğu bir dünya. Bu iki dünya kimi zaman aynı şehirde, aynı caddede, hatta aynı apartmanın iki ayrı katında yan yana yaşıyor. Aralarındaki mesafe birkaç basamak, ama ikisinin gördüğü dünya birbirine hiç benzemiyor.

Multirealizm tam da bu noktada felsefi bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın dokusuna karışıyor. Önce ekonomiye, sonra topluma, sonra da insanların birbirine bakışına sızıyor.

Karanlıkta bir fil

Mevlânâ, Mesnevî’de karanlık bir eve getirilen bir fili anlatır. Fili hiç görmemiş insanlar onu tanımak için karanlıkta elleriyle yoklar. Hortumuna dokunan, filin bir oluğa benzediğini söyler. Kulağına dokunan bir yelpazeye, bacağına dokunan bir sütuna, sırtına dokunan bir tahta benzetir. Hepsi dokunduğu şey konusunda haklıdır ama hiçbiri filin tamamını görememiştir. Mevlânâ hikâyeyi şöyle bağlar: Her birinin elinde bir mum olsaydı, sözleri arasındaki fark ortadan kalkardı.

Kısacası anlamı: “Benim pencerem dünyaya açılıyor; ama dünya, benim penceremden ibaret değil.”

Bu cümleyi bugün yalnızca bireylere değil, toplumlara ve devletlere de söylemek gerekiyor gibi geliyor sanki... İnsanlığın en eski yanılgılarından biri, kendi penceresinden görüneni dünyanın tamamı sanmaktır. Doğu’nun bir ufku vardır, Batı’nın başka bir ufku. Kuzey’in kalkınma tasavvuru ile Güney’in ihtiyaçları aynı cümleyle anlatılamaz. Gadamer’in “ufukların kaynaşması” dediği şey, bu ufukların birbirini silmesi değil, birbirine değerek genişlemesidir.

Küreselleşme bize ilginç bir miras bıraktı. Dünyayı birbirine bağladı ama dünyaları birbirine benzetmedi. Telefonlarımız, havalimanlarımız, kahve fincanlarımız birbirine benzedi. Hayatlarımız ise benzemedi. Çünkü bağlantılı olmak eşit olmak anlamına gelmiyordu, anlaşmak anlamına da gelmiyordu.

Algoritmaların sessiz haritası

Bu tabloya son yıllarda yeni bir katman eklendi: algoritmik gerçeklik.

İki insan aynı şehirde yaşayabilir, aynı dili konuşabilir, aynı sabah aynı sokağa çıkabilir. Ama ellerindeki ekrana baktıkları anda iki ayrı evrene girerler. Birinin sürekli gördüğü haberi öteki hiç görmez. Birinin her gün karşısına çıkan kaygı, ötekinin dünyasında hiç yoktur. Birinin “herkes böyle düşünüyor” dediği mesele, ötekinin gündemine hiç girmemiştir. Walter Lippmann bundan tam bir asır önce, dışımızdaki dünya ile “kafamızdaki resimler” arasındaki mesafeden söz etmişti. Bugün o resimleri artık yalnızca biz çizmiyoruz. Onları bizim için seçen, sıralayan ve çoğaltan görünmez bir mimari var. Eskiden insanlar aynı gerçeklik hakkında farklı düşünürdü. Şimdi giderek farklı gerçekliklerin içinde düşünüyorlar. Bu küçük bir fark değil, belki çağımızın en derin sosyolojik kırılmalarından biri. Ortak gerçeklik inceldiğinde ortak dil de incelir. Ortak dil inceldiğinde müzakere zorlaşır. Müzakerenin olmadığı yerde ise geriye yalnızca kuvvetin dili kalır.

Bloktan ağa

Uluslararası sahnede bu yıl görülen başka arayışlar da aynı dönüşümün farklı yüzlerini gösteriyor.

Bu yılın mayıs ayında, Kopenhag Demokrasi Zirvesi’nde, eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Avustralya, Kanada, Avrupa Birliği, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Birleşik Krallık arasında “Democracies-7” (D7) adıyla bir koordinasyon formatı önerdi. Henüz kurulmuş bir yapı değil. Orta ölçekli demokrasilerin ticaret, teknoloji, kritik hammaddeler, savunma ve ekonomik güvenlik gibi alanlarda daha yakın çalışabilmesine yönelik bir fikir.

Önerinin en dikkat çekici yanı, üyelerden birine yönelik ekonomik baskıya ortak yanıt verilmesini öngören ve “Ekonomik 5. Madde” diye adlandırılan ilke. Eylülde ise, Çok Taraflılık İçin Ortaklar’ın New York’ta kurulduğu aynı gün, Hindistan ile Visegrád ülkeleri ilk kez dışişleri bakanları düzeyinde bir araya geldi. Hindistan Dışişleri Bakanı S. Jaishankar ile dönem başkanı Slovakya’nın yanı sıra Polonya, Çekya ve Macaristan’ın bakanları, “V4+Hindistan” adını taşıyan bu yeni formatta ticaret ve yatırımdan teknolojiye, dayanıklı tedarik zincirlerinden savunma ve güvenliğe, eğitimden insanlar arası bağlara kadar geniş bir gündemi konuştu. Çok taraflı sistemin yenilenmesi ve gelişmekte olan ülkeleri ilgilendiren meseleler de masadaydı.

Bunları birbirinden bağımsız haberler olarak okumak mümkün. Ama biraz geri çekilip bakınca başka bir örüntü görünüyor. Ülkeler artık yalnızca “Hangi bloktayım?” diye sormuyor, giderek “Hangi meselede kiminle yol yürüyebilirim?” diye soruyor. Blok dünyasında ilişkiyi kimlik belirlerdi. Ağ dünyasında ilişkiyi mesele belirliyor. Bir ülke iklimde bir grupla, ticarette başka bir grupla, teknolojide bambaşka ortaklarla yan yana durabiliyor. Bu bir tutarsızlık gibi görünebilir ama yeni dünyanın dokusu tam da böyle olabilir.

Yeni kelimeler aramak

Belki de asıl zorluk, yeni dünyayı eski dünyanın kelimeleriyle (kavramlarla) anlamaya çalışmamızda. Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, merkez ve çevre, gelişmiş ve gelişmekte olan, müttefik ve rakip... Bu ikilikler bir zamanlar dünyayı okumamızı kolaylaştırıyordu. Bugün dünya bu ikiliklerin arasından taşıyor.

Bir Karayip ada devleti ile bir kıta ölçeğindeki birlik aynı metnin altına imza atabiliyor. Hindistan bir yandan Küresel Güney’in sesini taşırken öbür yandan Orta Avrupa’yla yeni masalar kurabiliyor. Brezilya bir yanda eşitsizlik üzerine yeni bir küresel mekanizmanın öncüleri arasında yer alırken öbür yanda çok taraflı sistemin yenilenmesi için kurulan masanın kurucuları arasında bulunabiliyor.

Ortega y Gasset, her bakışın bir yerden yapılan bakış olduğunu, hakikate ancak bu bakışların toplamıyla yaklaşılabileceğini söylerdi. Yeni dünya tek bir merkezin etrafında kurulmayabilir. Çok sayıda merkezin, hikâyenin ve gerçekliğin birbirine değdiği bir ağ olarak biçimlenebilir.

Yine de bu tablonun bir gölgesi var. Çoklu gerçeklik çoğulculuğu doğurabilir ama parçalanmayı da doğurabilir. Her toplum yalnızca kendi anlatısına kapanırsa, her aktör yalnızca kendi bakışını hakikat sayarsa, her insan yalnızca kendi ekranının gösterdiği dünyaya inanırsa, multirealizm bizi zengin bir çoğulluğa değil, birbirine hiç dokunmayan gerçeklik adalarına götürür. Adalar ne kadar çoğalırsa aralarındaki deniz de o kadar genişler.

Bu yüzden çok taraflılık yalnızca bir diplomasi yöntemi gibi görünmüyor. Giderek bir medeniyet meselesine dönüşüyor. Mesele herkesin aynı düşünmesi değil. Mesele, farklı düşünenlerin aynı masadan kalkmaması ve aynı dünyayı paylaşmanın asgari ahlâkını birlikte koruyabilmesi.

Aynı gökyüzü

Belki insanlık çok eski bir bilgiyi yeniden hatırlıyor. Bir nehir yalnızca içinden geçtiği ülkeye mi aittir? Bir salgın pasaport sormaz. Atmosferin gümrük kapısı yoktur. Bir laboratuvarda geliştirilen yapay zekânın sonuçları bütün kıtalara yayılır. Ekonomik sarsıntılar haritadaki çizgilere aldırmaz. Eşitsizlik bir toplumda derinleştiğinde de yalnızca yoksunluk çekenlerin meselesi olarak kalmaz. Güveni, toplumsal barışı ve nihayet ortak yaşamın zeminini etkiler.

Bugün kurulan masaların ne kadarının kalıcı olacağını bilmiyoruz. Bazıları kurumlara dönüşecek, bazıları unutulacak, bazıları yalnızca bir fotoğraf karesinde kalacak. Ama hepsinin ardında aynı sessiz soru duruyor: Birbirinden bu kadar farklı gerçekliklerde yaşayan insanlar ve toplumlar, aynı dünyanın sorumluluğunu birlikte taşıyabilir mi?

Galiba çağımızın büyük sorusu bu. Önümüzdeki yıllar yalnızca kimin daha güçlü olduğuyla değil, kimin gerçekliğinin görüldüğüyle, kimin sesinin duyulduğuyla ve masada kime yer açıldığıyla da şekillenecek.

Mevlânâ’nın karanlık evindeki insanlar birbirlerini ikna ederek filin tamamına ulaşamazdı. Onlara gereken, birbirini susturmak değil, ortaya bir mum koyarak, aydınlanmaktı!

Oysa ki medeniyet neydi? “İyilikti… Dostluktu… Emekti… Medeniyet herkesin aynı pencereden bakması değildi. Medeniyet, farklı pencerelerden bakanların aynı gökyüzünün altında yaşadığını unutmamasıydı.”

Rüzgârlı Şehrin Mavisinde Notlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.