Yazan Dr. Nurfer TERCAN
Libya kıyısında bir ağaç vardır ki meyvesi kararmaz.
Dünyadaki bütün zeytinler olgunlaştıkça yeşilden mora, mordan siyaha döner.
Çünkü olgunlaşırken antosiyanin denen koyu renk pigmentini üretirler. Beyaz zeytinde bu üretim, tabiatın sessiz bir kararıyla durur. Meyve dalında olgunlaşır, tatlanır, yağlanır ama fildişi beyazlığında kalır. Kışın ortasına kadar dalda bırakılsanız bile rengini vermez.
Yani beyaz zeytin olgunlaşmayı reddetmez. Kararmayı reddeder.
Botanik adıyla Olea europaea / leucocarpa var. Dünya’nın en nadir zeytinlerinden biridir; Akdeniz’in yalnızca birkaç köşesinde tutunabilmiştir ve Libya kıyısı bu köşelerden biridir.
O kıyı boyunca kaydı tutulmuş yüzden fazla zeytin çeşidi yetişir; beyaz zeytin bunların en sessizi, en az bilinenidir. Sanki Sahra’dan Akdeniz’e bir çıkışın sessizce bekleyişi…
Tarih boyunca bu ağacın yağı sofralarda değil mabetlerde arandı. Kandilde yakıldığında is bırakmadığı, mermeri lekelemediği için kutsal yağ sayıldı. İtalya’da ona bu yüzden
“Meryem’in zeytini” dendi. Ticari olarak hiçbir zaman popüler olmadı. Çünkü az verir, geç verir, kolay taşınmaz.
Şimdi aynı toprağın altına bakalım.
Libya, 48 milyar varili aşan kanıtlanmış rezerviyle Afrika’nın en büyük petrol ülkesidir. Kıtanın kanıtlanmış rezervlerinin yüzde 40’ından fazlası bu çölün altındadır. Ve işte bir ülkenin bütün talihi ile bütün trajedisi, tek bir cümlede buluşur:
Aynı toprağın altında kararan bir yağ, üstünde kararmayan bir meyve vardır.
Yerin altındaki yağ, çıkarıldığı her yeri lekeler: elleri, sözleşmeleri, sınırları, kurumları.
Zengin eder ama iz bırakır!
Yerin üstündeki yağ yakıldığında yalnızca ışık verir. Az kazandırır ama kirletmez.
Biri ranttır, öteki emek.
Biri aylarla ölçülür, öteki kuşaklarla. Bir petrol kuyusu birkaç ayda üretime geçer; bir zeytin ağacı ilk meyvesini yıllarca bekletir, asıl bereketini torunlara verir.
Bir ülkenin hangi yağa yaslandığı, aslında zamanı nasıl anladığının cevabıdır.
ŞİRKETLERİN YERLEŞİM PLANI, DEVLETLERİN YERLEŞİM PLANI
2026, Libya için sıradan bir yıl olmadı.
Ocak ayında Trablus’ta, Total Energies ve Conoco Phillips ile 20 milyar doları aşan 25 yıllık bir anlaşma imzalandı; Waha imtiyazları 2050’ye uzatıldı. Şubat’ta 2007’den bu yana ilk lisanslama turunun sonuçları açıklandı; Chevron on altı yıl sonra Libya’ya döndü, Eni–Qatar Energy ortaklığı ve Repsol blok kazandı. Haziran’da üretim, 2013’ten bu yana en yüksek seviyeye günlük 1,44 milyon varile çıktı.
Rakamlar parlaktır. Ama aynı turda teklife açılan 22 bloktan yalnızca beşi tahsis edilebildi.
İlgi gösteren şirket sayısı elliyi aşmıştı. Bağlayıcı taahhüde geçen bir avuç kaldı. Çünkü imza kolay, maliyeti düşüktür; ancak yatırım kararı epey pahalıdır.
Ve şirketlerin nereye yerleştiğine bakarsanız, aslında devletlerin nereye yerleştiğini görürsünüz.
Batı kıyısı, Mellitah’tan Sicilya’ya uzanan boru hattıyla İtalya’nın gaz mimarisidir. Sirte havzası, ülkenin petrol kalbi, Amerikan ve Fransız sermayesinin alanıdır.
Güneybatıdaki Murzuk, Libya’nın Sahel’e bakan yüzüdür. Doğudaki Sirenayka platform ve açık deniz blokları ise yalnızca bir jeoloji meselesi değil, bir deniz yetki alanı meselesidir.
Sermaye Batı’dan gelir ve Trablus’ta imzalanır. Sahalar ve terminaller fiilen doğudaki güçlerin şemsiyesi altındadır. Gelir ise Trablus’taki Merkez Bankası üzerinden bölüşülür.
Üç ayrı meşruiyet zinciri, tek bir varil petrolün üzerinde kesişir.
Nitekim geçtiğimiz ağustos ayında Zaviye’de, ülkenin en büyük faal rafinerisinin bulunduğu kompleks günlerce insansız hava araçlarıyla vuruldu; milyonlarca litrelik bir yakıt tankı yanarak çöktü, şehrin elektrik altyapısı hasar gördü, devlet petrol şirketi mücbir sebep uyarısı yaptı.
Ders açıktır: Petrol sahasına sahip olmak enerji gücü olmaya yetmez. Enerji altyapısını koruyabilen bir devlet olmak gerekir.
ÜÇ EŞİK : 2030 – 2045 – 2053
2030 bir kapasite yılı değil, bir koruma yılıdır. Tek merkez bankası, tek bütçe, tek gelir havuzu ve korunabilen bir altyapı olmadan hiçbir varil hedefi anlam taşımaz. Bu eşiğin riski nettir: şirketler yerleşir, devlet kurulmaz. O zaman bir ülke kendi toprağında misafir olur.
2045, matematiksel bir eşiktir. Waha imtiyazları 2050’de biter; 2045 yeniden müzakerenin, yani asıl pazarlık gücünün yılıdır. Ama asıl eşik petrol değildir. Sudur.
Libya’nın tarımını ve şehirlerini ayakta tutan Büyük İnsan Yapımı Nehir, yenilenmeyen fosil suya dayanır. Bu, hiçbir varil fiyatıyla ertelenemeyecek tek takvimdir.
2053 ise artık varille ölçülemeyen bir eşiktir. O tarihte sorulacak sorular ekonomik değil, medeniyete dairdir: Bu ülkede hangi şehirler kuruldu? Hangi üniversiteler, hangi kütüphaneler? Genç nüfus nereye yerleşti, ne üretti, neye inandı?
Ve burada Libya’nın en çok gözden kaçan sermayesi ortaya çıkar: hafızası.
NE DOĞUYA NE BATIYA AİT
Nûr sûresindeki o meşhur temsil, sanki tam bu coğrafya için söylenmiştir: kandilin yağı, ne doğuya ne batıya ait olan mübarek bir zeytin ağacından gelir; öyle bir yağdır ki ateş değmese de neredeyse kendiliğinden ışık verecek kadar berraktır.
Ne doğuya ne batıya ait.
Doğusu ile batısı arasında bölünmüş, Avrupa ile Afrika arasında sıkışmış, Akdeniz ile Sahra arasında duran bir ülke için bundan daha manidâr bir cümle zor bulunur.
Libya’nın önündeki asıl mesele, doğuyu mu batıyı mı seçeceği değildir.
Kendi ağacı olmayı seçip seçemeyeceğidir.
Bu nedenle beyaz zeytin, bu yazıda bir botanik ayrıntı değil bir ölçüdür.
Bir ülkenin kalkınmasını varil sayısıyla ölçebilirsiniz. Ama bir ülkenin medeniyet iddiasını, en nadir ağacına ne yaptığıyla ölçersiniz.
O ağacı koruyabilen, çoğaltabilen, adını coğrafi işaretle tescilleyen, yağını dünyaya kendi hikâyesiyle anlatabilen bir Libya, aslında petrolle yapmak istediği şeyin provasını yapmış olur: bir kaynağı bir kimliğe dönüştürmek.
Çünkü tarihte hiçbir doğal kaynak tek başına bir medeniyet kurmadı.
Kaynak ancak akılla birleştiğinde servete; servet kurumla birleştiğinde devlete; devlet üretimle birleştiğinde güce; güç kültür ve hafızayla birleştiğinde medeniyete dönüşür.
Petrol Libya’nın kaderi olmak zorunda değildir. Petrol, Libya’nın kaderini yeniden yazabilmesi için elindeki sermaye olabilir.
Ve belki de bu ülkenin — belki hepimizin — kendimize sormamız gereken soru şudur:
Yerin altındaki kara yağ tükendiğinde, yerin üstünde hâlâ kararmayan bir şey kalacak mı?