Öne Çıkanlar Mustafa Ünal Tatlısu Karlıdağ BİYOELEKTROMANYETİK TIP Özel

KODOKUSHI: GELECEĞİN DİPSİZ ÇUKURU

Yazan Dr. Nurfer Tercan

Bazı ölümler gürültülüdür. Sirenler duyulur. İnsanlar koşar. Haberler yapılır. Birileri hesap sorar, birileri yas tutar.

Bazı ölümler ise sessizdir.

O kadar sessizdir ki bir insanın öldüğünü anlamak için günlerin, bazen daha uzun zamanların geçmesi gerekir.

Japonların bunun için kullandığı ürpertici bir kelime var: Kodokushi.

En yalın anlamıyla “yalnız ölüm”.

Bir insanın evinde, yanında hiç kimse olmadan ölmesi ve ölümünün ancak bir süre sonra fark edilmesi... Fakat Kodokushi aslında ölümden çok hayat hakkında konuşmaktadır.

Çünkü asıl soru şudur:

Bir insan nasıl olur da milyonların yaşadığı bir şehirde; yüzlerce insanın geçtiği bir sokakta; her katında kapı kapıya en az iki hanenin yaşadığı, modern hayatın çok katlı, yüksek güvenlikli, dış cephesi en iyi malzemelerle mantolanmış apartmanlarından birinde; binlerce dijital bağlantının tam ortasında, yokluğu günlerce fark edilmeyecek kadar yalnızlaşabilir?

Binalarımızı soğuktan, sıcaktan ve dış dünyanın gürültüsünden korumak için kat kat yalıttık. Duvarlarımız kalınlaştı, kapılarımız güçlendi, güvenlik sistemlerimiz gelişti. Fakat farkına varmadan insanı da insandan yalıttık.

Belki modern şehrin en büyük ironisi tam burada saklıdır:

Apartmanlarımızın mantolamasını kusursuzlaştırırken, komşuluklarımızın ısısını kaybettik. Belki çağımızın en ağır fakat en görünmez şiddet biçimlerinden biri tam burada başlıyor:

Sessiz şiddet.

Kimsenin kimseye vurmadığı, bağırmadığı, tehdit etmediği; fakat insanların birbirlerinin hayatından yavaş yavaş çekildiği bir şiddet.

Kapıların kapanmasıyla başlayan...

Telefonların daha az çalmasıyla devam eden...

“Bir ara görüşürüz”lerin hiçbir zaman gerçekleşmemesiyle büyüyen...

Ve sonunda bir insanın varlığıyla yokluğu arasındaki farkın toplum tarafından hissedilemez hâle gelmesiyle tamamlanan bir şiddet.

Yalnızlık Değil, Kimsesizleşmek

Yalnızlık ile tek başına kalmak aynı şey değildir. İnsan bazen tek başına kaldığında kendisini bulur. Düşünür, okur, üretir, iç dünyasına döner. Felsefenin, sanatın, şiirin ve tefekkürün önemli bir bölümü böylesi bir yalnızlıktan doğmuştur.

Sorun yalnız kalabilmek değil, kimsesizleşmektir. Çünkü kimsesizlik, çevrenizde insanların bulunmaması değildir yalnızca.

Birinin sizi merak etmemesidir. Sesinizin bir başkasının dünyasında karşılığının kalmamasıdır. Bir sabah perdelerinizi açmadığınızda bunu fark edecek kimsenin bulunmamasıdır. Üç gündür telefonunuza cevap vermediğinizde kapınızı çalacak bir elin olmamasıdır.

Ve belki bundan da ağır olanı:

Bir süre sonra sizin de kimsenin kapısını çalmamaya alışmanızdır.

İşte o noktada yalnızlık kişisel bir duygu olmaktan çıkar, toplumsal bir meseleye dönüşür.

Geleceğin Dipsiz Çukuru

Geleceği konuşurken yapay zekâyı, iklim krizini, savaşları, enerji kaynaklarını, ekonomiyi ve teknolojiyi tartışıyoruz.

Fakat insanlığın önünde sessizce büyüyen başka bir çukur var:

Yalnızlık!

Üstelik bu çukur gürültü çıkarmıyor.

Sessizlikle büyüyor.

Modern insan giderek daha bağımsız olmak istiyor:

Kimseye muhtaç olmamak...

Kimseye hesap vermemek...

Kimsenin yükünü taşımamak...

Kimsenin kendi hayatına müdahale etmesine izin vermemek...

Bunların belirli ölçülerde özgürlüğün kazanımları olduğu açıktır.

Fakat modernitenin trajedisi başka yerde ortaya çıkıyor: Bağımsızlık ile bağsızlığı birbirine karıştırmaya başladık.

Özgürleşmek isterken birbirimizden kurtulmaya çalışıyoruz.

Oysa bazı bağlar insanı esir ederken bazı bağlar insanı hayatta tutar.

Bir annenin telefonu...

Bir dostun “Neredesin?” diye sorması...

Komşunun kapıyı çalması...

Bir sofrada size ayrılmış sandalye...

Birinin sizi beklemesi...

Bunların hiçbirisi teknolojik gelişme değildir.

Fakat belki medeniyet dediğimiz şey tam olarak bunların toplamıdır.

“Kimseye Muhtaç Değilim” Yanılgısı

Çağımız bize yalnız yaşamayı öğretmekle kalmadı; başkasına ihtiyaç duymamayı da bir başarı göstergesine dönüştürdü.

“Kendi ayaklarının üzerinde dur.”

“Kimseye muhtaç olma.”

“Kendi problemini kendin çöz.”

“Kimseye yük olma.”

“Güçlü ol.”

İlk bakışta makul görünen bu cümlelerin arkasında fark edilmeden büyüyen başka bir insan tasavvuru var: İdeal insan, kimseye ihtiyaç duymayan insandır.

Oysa böyle bir insan hiçbir zaman var olmadı.

Doğduğumuz anda bir başkasının kucağına muhtacız.

Konuşmayı başkalarından öğreniyoruz.

Bilgimizi önceki kuşaklardan alıyoruz.

Hastalandığımızda bir başkasının bakımına ihtiyaç duyuyoruz.

Yaşlandığımızda yeniden başkalarının merhametine yaklaşıyoruz.

Ve öldüğümüzde bedenimizi dahi başkaları kaldırıyor!

İnsan hayatının başlangıcı da sonu da başka insanların ellerindedir.

Buna rağmen hayatın ortasında kendimize tuhaf bir masal anlatıyoruz:

“Ben kimseye muhtaç değilim.”

Oysa ihtiyaç duymak kusur değildir.

İhtiyaç duymak, insan olmanın şartlarından biridir.

Fârâbî'nin Şehrinden Kodokushi'nin Şehrine

Tam burada Fârâbî'yi yeniden okumak gerekir.

Fârâbî'nin erdemli şehir düşüncesinde insan, kemale ve mutluluğa bütünüyle tek başına ulaşabilecek bir varlık değildir. İnsan diğer insanlara muhtaçtır; yardımlaşma, yalnız ekonomik değil, insanın varoluşuna ilişkin bir zorunluluktur.

Şimdi bu düşünceyi bugünün metropollerine taşıyalım.

Milyonlarca insan yan yana yaşıyor.

Fakat yan yana yaşamak birlikte yaşamak anlamına gelmiyor.

Aynı asansöre biniyoruz fakat birbirimizin adını bilmiyoruz.

Aynı koridordan geçiyoruz fakat hangi kapının arkasında hasta bir yaşlı bulunduğunu bilmiyoruz.

Aynı apartmanın mesaj grubunda yüzlerce mesaj yazıyoruz fakat üç gündür görünmeyen komşumuzu merak etmiyoruz.

Belki geleceğin şehirlerini gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, şu soruyla ölçmeliyiz:

Bir insan ortadan kaybolduğunda şehir onu ne kadar sürede fark ediyor?

Belki medeniyet için bundan daha sarsıcı bir ölçü yoktur.

İbn Haldun: Bir Ekmek Bile Tek Başına Üretilemez

İbn Haldun insan topluluklarını açıklarken insanın tek başına hayatını sürdüremeyeceği gerçeğinden hareket eder.

Bir insanın yiyeceği ekmek bile yalnız başına üretilemez.

Birisi tohumu yetiştirir.

Birisi toprağı işler.

Birisi ürünü taşır.

Birisi öğütür.

Birisi hamuru yoğurur.

Birisi fırını yakar.

Sofradaki küçücük bir ekmek parçasının arkasında bile görünmeyen bir insan zinciri vardır.

Öyleyse “Ben kimseye muhtaç değilim” cümlesi yalnız psikolojik değil, sosyolojik olarak da büyük bir yanılsamadır.

Hepimiz birbirimizin görünmeyen emeğinin üzerinde yaşıyoruz.

Medeniyet, ihtiyaçlarımızı birbirimizin varlığıyla tamamlayabilme sanatıdır.

Fakat modern şehir bu karşılıklılığı görünmez hâle getirdi.

Ekmeği görüyoruz; çiftçiyi görmüyoruz.

Siparişi görüyoruz; onu taşıyan insanı görmüyoruz.

Yaşlıyı apartmanda görüyoruz; hikâyesini bilmiyoruz.

İnsanları giderek varlıklarıyla değil, işlevleriyle tanıyoruz.

Böylece toplum yavaş yavaş bir insanlar topluluğundan hizmetler ağına dönüşüyor.

Gözetim Arttı, Gözetme Azaldı

Eskiden komşu, gündelik hayatın sessiz tanığıydı.

Sabah perdenizin açıldığını görürdü.

Akşam ışığınızın yanmadığını fark ederdi.

Hastaysanız kapınızı çalardı.

Bugün güvenlikli sitelerde yaşıyoruz.

Kameralarımız var.

Dijital kilitlerimiz var.

Akıllı kapılarımız var.

Görüntülü diafonlarımız var.

Fakat bazen bizi gerçekten gören kimse yok.

Çağımızın ironisi belki de tek cümleye sığmaktadır:

Gözetim arttı, gözetme azaldı.

Her yerde kamera var fakat birbirimize daha az bakıyoruz.

Telefonumuz nerede olduğumuzu biliyor.

Algoritma hangi müziği sevdiğimizi biliyor.

Banka ne satın aldığımızı biliyor.

Sosyal medya hangi insanlarla ilgilendiğimizi biliyor.

Fakat yan dairede yaşayan insan üç gündür evimizden çıkmadığımızı bilmiyor.

Hakkımızda giderek daha fazla veri üretilirken bizi gerçekten tanıyan insanların sayısı azalabiliyor.

Binlerce Takipçi, Çalınmayan Bir Kapı

Bir insanın binlerce takipçisi olabilir.

Her sabah yüzlerce kişinin hayatını görebilir.

Onlarca mesaj grubunda bulunabilir.

Fotoğrafı yüzlerce kez beğenilebilir.

Fakat hastalandığında kapısını çalacak bir insanı olmayabilir.

“Çevrim içi” olmak ile birinin hayatında bulunmak aynı şey değildir.

Bir kalp emojisi, omuza konulan el değildir.

Bir “geçmiş olsun” mesajı, kapının çalınması değildir.

Bir takipçi, dost değildir.

Bir bildirim, hatırlanmak değildir.

Ve algoritma sizi her gün hatırlasa bile bu, bir insanın sizi merak ettiği anlamına gelmez.

Seçtiğimiz Yalnızlıkla Yüzleşmek

Fakat bütün suçu teknolojiye, şehre veya modern hayata yüklemek kolaycılık olur.

Daha rahatsız edici bir soruyla yüzleşmeliyiz:

Yalnızlığın bir bölümünü biz mi inşa ediyoruz?

Dostluk istiyoruz ama dostluğun zamanını vermek istemiyoruz.

Aile istiyoruz ama tahammül etmek istemiyoruz.

Sevilmek istiyoruz ama bir başkasının yükünü taşımak istemiyoruz.

Anlaşılmak istiyoruz ama dinlemeye sabrımız azalıyor.

Hatırlanmak istiyoruz ama aramıyoruz.

Dayanışma istiyoruz ama hayatımızın sınırlarına kimsenin dokunmasını istemiyoruz.

Sonra soruyoruz: Neden bu kadar yalnızız?

Belki yüzleşmekten kaçtığımız hakikat şudur: Geleceğin dipsiz çukuruna yalnızca itilmedik; bazı taşlarını kendi ellerimizle döşedik.

Yalnızlık Bir Günde Başlamaz

Kodokushi'nin en ürpertici tarafı ölüm değildir.

Çünkü ölüm son sahnedir.

Hikâye çok daha önce başlamıştır.

Belki yıllar önce bir telefon görüşmesi yapılmamıştır.

Bir dostluk ihmal edilmiştir.

Bir aile bağı gurura yenilmiştir.

Bir insan “rahatsız etmeyeyim” diyerek geri çekilmiştir.

Diğeri “nasıl olsa arar” diye beklemiştir.

Hayatın küçük ihmalleri zamanla büyük sessizliklere dönüşmüştür.

Yalnızlık çoğu zaman dramatik biçimde gelmez.

Milim milim gelir.

Önce sofradan bir sandalye eksilir.

Sonra telefon rehberinden bir isim.

Sonra bayramlarda arayan biri.

Sonra “Nasılsın?” diyen biri.

Ve sonunda insan kendi sessizliğine alışır.

Belki en tehlikeli aşama budur:

Yalnızlığın artık yalnızlık gibi hissedilmemesi.

Sessiz Şiddetin Faili Kim?

Peki bu şiddetin faili kimdir?

Devlet mi?

Şehir mi?

Ekonomik düzen mi?

Teknoloji mi?

Aile mi?

Birey mi?

Belki hepsi biraz.

Belki hiçbirisi tek başına değil.

Çünkü sessiz şiddetin en korkutucu tarafı çoğu zaman belirgin bir failinin bulunmamasıdır.

Kimse o insanın yalnız kalmasını istememiştir.

Kimse bilinçli biçimde onu terk etmemiştir.

Herkes yalnızca biraz meşguldür.

Birinin işi vardır.

Birinin toplantısı.

Birinin çocuğu.

Birinin kariyeri.

Birinin kendi problemi.

Herkesin son derece haklı gerekçeleri vardır.

Fakat bütün bu haklı gerekçelerin toplamından bazen korkunç bir sonuç çıkar:

Kimsesizlik.

Modern toplumun ahlaki açmazı belki burada başlıyor: Bireysel olarak kimsenin suçlu olmadığı bir dünyada, toplumsal olarak hepimiz sorumlu olabilir miyiz?

Spinoza: Bazı İnsanlar Bizi Hayata Çoğaltır

Baruch Spinoza insanı dünyadan kopuk, kapalı bir ada olarak düşünmez. İnsan karşılaşmalar içerisinde yaşar; bazı karşılaşmalar var olma ve eyleme kudretimizi artırırken bazıları azaltır.

Bunu bugünün yalnızlığına taşıdığımızda derin bir sonuç ortaya çıkar: Bazı insanlar bizi hayata çoğaltır.

Bir dostla yapılan yarım saatlik konuşma...

Bir öğretmenin öğrencisine söylediği tek cümle...

Bir çocuğun yaşlı bir insanın elini tutması...

Bir komşunun kapıyı çalması...

Birinin hiçbir sebep yokken “Seni düşündüm” demesi...

Bunların ekonomik değeri hesaplanamaz.

Gayrisafi millî hasılada karşılığı yoktur.

Borsada fiyatı yoktur.

Verimlilik tablolarında görünmezler.

Fakat insan hayatının gerçek sermayesi belki tam olarak bunlardır:

Karşılaşmalar.

Çünkü bazı insanlar yanımızdan geçer.

Bazıları ise varlığımızı artırır.

Yalnızlığın Yeni Ahlakı

Belki bundan sonra ahlakı yalnızca “kötülük yapmamak” üzerinden konuşmamalıyız.

Kimseyi öldürmedim.

Kimseyi dolandırmadım.

Kimsenin hakkını yemedim.

Kimseye zarar vermedim.

Elbette bunların hepsi önemlidir.

Ama yeterli midir?

Belki çağımızın ahlakına başka sorular eklemeliyiz:

Kimin yalnızlığını fark ettim?

Kimin sesini gerçekten dinledim?

Kimin yokluğunu fark ettim?

Kimin kapısını çaldım?

Kimin hayatında yalnızca ona ihtiyacım olduğunda değil, hiçbir karşılık beklemeden bulundum?

Çünkü iyilik yalnızca kötülük yapmamak değildir.

Bazen iyilik, orada bulunmaktır.

Geleceğin En Büyük Lüksü

Yakın gelecekte teknoloji pek çok ihtiyacımızı karşılayabilir.

Yapay zekâ asistanlarımız olabilir.

Sürücüsüz araçlarımız olabilir.

Robotlarımız yemek hazırlayabilir.

Evlerimiz sağlığımızı takip edebilir.

Saatimiz kalp ritmimizi ölçebilir.

Buzdolabımız eksik yiyeceği sipariş edebilir.

Fakat bütün bu teknoloji bir şeyi üretemez:

Bir insanın gönüllü olarak başka bir insana ayırdığı zamanı.

Çünkü zaman insanın geri alamadığı tek servetidir.

Birinin size iki saatini vermesi, aslında ömründen iki saat vermesidir.

Belki geleceğin gerçek zenginliği sahip olduğumuz nesnelerin sayısıyla değil, iki basit soruyla ölçülecek:

Telefonunuz kapandığında kapınızı çalacak kaç insan var?

Ve daha önemlisi: Siz kaç insanın kapısını çalarsınız?

Bir Medeniyet Testi

Belki şehirleri artık yalnızca kişi başına düşen gelirle, metro uzunluğuyla, gökdelen sayısıyla, internet hızıyla ve teknoloji yatırımlarıyla ölçmemeliyiz.

Başka göstergeler de düşünmeliyiz:

Bir yaşlı kaç günde bir başka insanla yüz yüze konuşuyor?

Bir çocuk ailesiyle aynı sofraya haftada kaç kez oturuyor?

Bir apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını biliyor mu?

Bir insan hastalandığında bunu fark edecek kaç kişi var?

Ve belki hepsinden önemlisi:

Bir insan öldüğünde, yokluğu ne kadar sürede fark ediliyor?

Kodokushi medeniyetin önüne işte bu korkunç cetveli koyuyor.

Bir toplumun teknolojik gelişmişliği başka şeydir.

İnsani gelişmişliği başka.

Son Kapı

Geleceğin insanını düşünün.

Son derece eğitimli.

Ekonomik olarak bağımsız.

Teknolojiyle çevrili.

Dünyanın bütün bilgisine saniyeler içinde ulaşabiliyor.

Binlerce dijital bağlantısı var.

Fakat akşam olduğunda masasında tek tabak bulunuyor.

Telefon ekranında yüzlerce isim var ama arayabileceği kimse yok.

Sağlık uygulaması kalp atışlarını takip ediyor fakat kalbinin neden ağırlaştığını soracak kimse yok.

Ve bir gün kalbi duruyor.

Akıllı ev çalışmaya devam ediyor.

İnternet bağlı.

Faturalar otomatik ödeniyor.

Algoritmalar veri üretmeye devam ediyor.

Şehir dışarıda bütün hızıyla akıyor.

Fakat içeride bir insan artık yok.

Ve bunu kimse fark etmiyor.

Belki Kodokushi'nin bize söylediği en ağır şey budur:

İnsanlığın gelecekte karşılaşabileceği en büyük tehlike ölüm olmayabilir.

Bir insanın ölümünün kimsenin hayatında boşluk yaratmaması olabilir.

İşte o zaman yalnızlık kişisel bir acı olmaktan çıkar.

Bir medeniyet krizine dönüşür.

Belki geleceğin büyük felaketi makinelerin insanlaşması olmayacak.

İnsanların birbirlerine karşı makineleşmesi olacak.

Bütün dünyayı birbirine bağlamayı başardık.

Şimdi kendimize çok daha zor bir soru sormalıyız:

İnsanı insana bağlayabildik mi?

Cevabı belki teknoloji şirketlerinin sunucularında değil, uzun zamandır çalmadığımız bir kapının ardındadır.

Çünkü bazen bir medeniyeti yeniden kurmak için büyük manifestolara ihtiyaç yoktur.

Bir telefon yeter.

Bir sandalye çekmek yeter.

Sofraya bir tabak daha koymak yeter.

Uzun zamandır aramadığımız bir insanı aramak yeter.

Bir kapıyı çalmak yeter.

Ve belki insanlık, bütün teknolojik ihtişamının ortasında, yeniden iki kelimenin anlamını hatırlamak zorundadır:

“Ben buradayım.”

Fakat bundan önce bir soru daha sormalıyız:

“Sen hâlâ orada mısın?”

Çünkü bir toplumun gerçek çöküşü, insanların ölmesiyle başlamaz.

Birbirlerinin yokluğunu artık fark etmemeleriyle başlar.

Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.