Öne Çıkanlar Kovid19 Dr. Sucharit BHAKDI Gökkuşağı terapötik At Nalı Yarasası

Ayakkabılar Eşikte Kalır!

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

Bazı kadim gelenekler uzun uzun konuşmaz. Bir nesneyi insanın önüne bırakır ve susar.

Vefat eden kişinin ayakkabılarının kapının eşiğine bırakılması, geride kalan giysilerinin ise fazla bekletilmeden dağıtılması, yalnızca ölümle ilgili eski bir ritüel olarak okunmamalıdır. Bunun içinde çok daha sarsıcı bir hayat bilgisi vardır: Bir kişi daha gitmiştir. Üzerinde taşıdığı her şey dünyada kalır.

Ayakkabısı…

Giysisi…

Evi…

Masası…

Makamı…

Unvanı…

Biriktirdiği servet…

Kendisine açılan kapılar…

Adının önüne ve arkasına eklediği bütün sıfatlar…

Bir süre sonra hepsi başka insanların dünyasına karışır.

Fakat belki asıl soru, bunların geride kalıp kalmayacağı değildir.

Asıl soru şudur: Bütün bunlara ulaşırken nasıl bir kişi idik? İnsan olarak anılabilecek mi idik?

Çünkü eşikte bırakılan ayakkabıya yalnızca “artık yürümeyecek” diye bakmak yetmez.

Bir de ayakkabının tabanına bakmak gerekir.

O ayakkabı hayattayken nerelerden geçti?

Daha önemlisi:

Kimin üzerinden geçti?

Ayakkabının Altında Kalanlar!

İnsan kendisine hayatının sonunda yalnızca “Ne kazandım?” diye sormamalıdır ya da sormayandır…

Belki bundan çok daha ağır sorular vardır:

Kimin bilgisini kullanarak yükseldim?

Kimin fikrini kendiminmiş gibi taşıdım?

Kimin emeğinin üzerine kendi ismimi yazdım?

Kimin açtığı yolu kendi başarım gibi anlattım?

Kimin düşüncesini kullandıktan sonra onu görünmez hâle getirdim?

Kimin bilgisini alıp onu yok sayarak kendime üstünlük ürettim?

Ve eşikte bıraktığım o ayakkabının altında, vaktiyle kimi ezdim?

Ezdiğim insanı sonra yok sayarak, onun bilgisiyle mi üstünlük elde ettim?

Onun emeğiyle mi makamımı güçlendirdim?

Onun fikriyle mi kendimi parlattım?

Onun sessizliğini kendi yeteneğim sandım mı?

Onun geri çekilmek zorunda kalmasını kendi yükselişim olarak mı anlattım?

İşte insanın kendisiyle gerçek karşılaşması burada başlar.

Çünkü her başarı yalnızca sonucuyla ölçülmez.

Başarıya giden yolun ahlakı da vardır.

Bir insan çok yükseğe çıkmış olabilir; fakat hangi omuzlara basarak yükseldiğini söylemeden o yüksekliğin hikâyesi tamamlanmış değildir.

Bir insan çok şey biliyor olabilir; fakat bilgisinin ne kadarının başkalarının emeğinden geldiğini unuttuğu anda bilgi, erdem olmaktan çıkar ve üstünlük aracına dönüşür.

Bir insan büyük bir makama ulaşabilir; fakat makam kendisini büyütürken vicdanını küçültmüşse, ortada gerçek anlamda bir yükseliş var mıdır?

Başkasının Işığıyla Parlamak

Çağımızın en görünmez adaletsizliklerinden biri budur.

Artık insanlar yalnızca birbirlerinin maddi emeğini değil, bilgisini, fikrini, kavramını, deneyimini, ilişki ağını, hatta hayalini de tüketebiliyor.

Bir insan yıllarca düşünür.

Araştırır.

Bir fikir geliştirir.

Bir proje kurar.

Bir kavram üretir.

Bir yol açar.

Sonra daha güçlü bir makam, daha görünür bir isim ya da daha geniş imkânlara sahip biri gelir; o düşünceyi alır, kendi dünyasının içine yerleştirir ve zamanla fikrin gerçek sahibini görünmez hâle getirir.

Ortada çok tuhaf bir hırsızlık biçimi oluşur:

Eşya çalınmamıştır.

Para alınmamıştır.

Fakat bir insanın zihinsel emeği yerinden edilmiştir.

Üstelik bunu yapan kişi zamanla gerçekten o düşüncenin kendisine ait olduğuna bile inanabilir.

Çünkü güç yalnızca başkalarını susturmaz.

Bazen insanın kendi hafızasını da yeniden yazar.

İşte makamın en tehlikeli yanı burada ortaya çıkar.

Makam, insana yalnızca yetki vermez; çevresindeki insanların emeğini kendi ışığıymış gibi görme yanılsaması da verebilir.

Oysa başkasının ışığını kendi üzerine tutarak parlamak, aydınlanmak değildir.

Makamdan Sonra İnsan

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, bulunduğu yeri kendisi zannetmesidir.

Makamını kişiliği sanır.

Unvanını bilgeliği.

Servetini değeri.

Çevresindeki kalabalığı itibarı.

İnsanların kendisine gösterdiği zorunlu saygıyı sevgileri zanneder.

Sonra bir gün makam biter.

Kapının üzerindeki isim değişir.

Telefonlar azalır.

Kalabalık dağılır.

Ve geriye insan kalır.

İşte o gün çok daha zor bir soru ortaya çıkar:

Makamım olmadan ben kimim?

Bana gösterilen saygının ne kadarı bana, ne kadarı oturduğum koltuğaydı?

Ben gerçekten güçlü müydüm, yoksa arkamdaki kurum mu güçlüydü?

Gerçekten bilgili miydim, yoksa çevremdeki insanların bilgisini kendime mi mal ettim?

Gerçekten başarılı mıydım, yoksa başkalarının görünmeyen emeğinin görünen yüzü mü oldum?

Bunlar kolay sorular değildir.

Fakat insanın kendisine sorabileceği en değerli sorular çoğu zaman rahatlatıcı olanlar değil, rahatsız edenlerdir.

Giysiler Dağıtıldığında

Geride kalan giysilerin kısa zamanda dağıtılması da bu yüzden çok güçlü bir semboldür.

Çünkü giysi insanın dışarıya gösterdiği kimliktir.

Fakat bir gün o giysi başka bir bedene geçer.

Ceketiniz başkasının omzundadır.

Saatiniz başkasının bileğinde.

Masanızda başkası oturur.

Kartvizitiniz artık geçersizdir.

Makamınızın kapısında başka bir isim vardır.

Dün sizin için ayağa kalkan insanlar bugün başka birinin odasına girmektedir.

Hayat böylece insana çok sert ama çok sade bir hakikati öğretir:

Sahip olduklarımızın büyük kısmı aslında bize ait değildir; yalnızca bir süreliğine kullanımımıza verilmiştir.

O hâlde asıl sahip olduğumuz şey nedir?

Belki yalnızca o süre içinde nasıl davrandığımızdır.

İnsan Ne Biriktirmeli?

Eğer ayakkabılar eşikte kalacaksa…

Giysiler dağıtılacaksa…

Makamlar devredilecekse…

Servetin sahibi değişecekse…

İnsan ömrünü neyi çoğaltmaya adamalıdır?

Belki çağımızın yanlış sorusu şudur:

“Hayatta ne kadar yükselebilirim?”

Asıl soru ise başka olmalıdır:

“Yükselirken neye dönüşeceğim?”

Çünkü yükselmek tek başına bir erdem değildir.

Bir başkasını aşağı iterek de yükselinebilir.

Başkasının fikrini kullanarak da yükselinebilir.

Güçlülerin yanında durup güçsüzleri görmezden gelerek de yükselinebilir.

Susulması gereken yerde konuşarak değil; konuşulması gereken yerde susarak da makam korunabilir.

Dolayısıyla mesele insanın ne kadar yükseğe çıktığı değildir.

Mesele, o yüksekliğe çıkarken insanlığından ne kadarını yanında götürebildiğidir.

Bir Gün Ayakkabılarımız Eşikte Kalacak

İşte o eski görüntüye yeniden bakalım.

Kapı.

Eşik.

Bir çift ayakkabı.

Ve artık dönmeyecek bir insan.

Fakat bu kez ayakkabılara başka türlü bakalım.

Tabanlarında yalnızca yolların tozu yoktur.

Hayatımızın ahlakı da vardır.

Belki birinin emeği…

Belki kırılmış bir insanın sessizliği…

Belki görmezden geldiğimiz bir dost…

Belki fikrini kullandığımız bir çalışma arkadaşımız…

Belki teşekkür etmeyi unuttuğumuz biri…

Belki yükselmek uğruna ezdiğimiz bir insan…

Belki de gücümüz yettiği hâlde hakkını teslim etmediğimiz biri.

İşte hayatın sonunda sorulması gereken büyük soru yalnızca:

“Ne bıraktım?” değildir.

Bir soru daha vardır:

“Bıraktıklarımı elde ederken geride kimi bıraktım?”

Ne kadar para kazandım değil:

O parayı kazanırken kimsenin hakkını eksilttim mi?

Ne kadar yükseldim değil:

Yükselirken kimin omzuna bastım?

Ne kadar bilgi sahibi oldum değil:

Bilgimin kaynaklarına sadık kaldım mı?

Kaç kişi beni tanıdı değil:

Beni yakından tanıyanlar, gücüm karşısında kendilerini güvende hissedebildi mi?

Ne kadar parlak göründüm değil:

Parladığım ışığın ne kadarı gerçekten bana aitti?

Ve belki hepsinden daha ağır olanı:

Kimin bilgisini kullanarak, kimi yok sayarak kendime üstünlük kurdum; kimin emeğini görünmez kılarak makamımı parlattım?

Çünkü insanın gerçek mirası yalnızca yaptığı iyiliklerden oluşmaz.

Kime ne yaptığının hafızasından da oluşur.

Bir gün bütün giysilerimiz dağıtılacak.

Makamlarımız başkalarına geçecek.

İsimlerimiz kapılardan sökülecek.

Ayakkabılarımız eşikte kalacak.

Fakat ardımızda bıraktığımız insanların hafızasında başka bir kayıt yaşamaya devam edecek:

Bize güç verildiğinde ne yaptığımız.

Bir başkasının emeği önümüze geldiğinde onu kendimize mi mal ettiğimiz, yoksa sahibinin adını mı söylediğimiz.

Bizden daha güçsüz biriyle karşılaştığımızda onu ezip geçip geçmediğimiz.

Bir insanın bilgisinden yararlandığımızda onu yükselişimizin basamağı mı yaptığımız, yoksa hakkını teslim edip yanında mı yürüdüğümüz.

Çünkü insanın büyüklüğü, kaç kişinin üzerinde yükseldiğiyle değil, yükselirken kaç kişinin hakkını koruyabildiğiyle anlaşılır.

Ve belki bütün kadim bilgeliği tek bir görüntüde yeniden okuyabiliriz:

Ayakkabı eşikte kalır.

Ama mesele ayakkabının orada kalması değildir.

Asıl mesele şudur:

O ayakkabı oraya gelene kadar kimin üzerinden geçti, kimin yanında yürüdü ve ardında nasıl bir iz bıraktı?

İnsan dünyadan giderken ayakkabısını götüremez.

Fakat ayakkabısının altında bıraktığı izi de silemez.

Bu yüzden hayatın en büyük hedefi yalnızca başarılı olmak değil; başarı hikâyemizin içinde başkasının ezilmiş hikâyesini bırakmadan yaşayabilmektir.

Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.