Yazan Dr. Nurfer TERCAN
Son yıllarda Kazakistan'ın attığı bazı dış politika adımları Türk dünyasında ciddi tartışmalara yol açıyor. Bir tarafta Türk Devletleri Teşkilatı'nın kurumsallaşmasında öncü rol üstlenen, Türk birliği fikrini en güçlü şekilde savunan Astana; diğer tarafta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde büyükelçilik açan, Batı ile ilişkilerini derinleştiren ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesindeki yeni bölgesel denklemlere mesafeli de olsa yakın duran aynı Kazakistan.
Peki burada bir çelişki mi var, yoksa yeni dünyanın zorunlu kıldığı bir diplomasi anlayışı mı?
Aslında meseleye Astana'dan bakıldığında cevap nettir: Kazakistan hiçbir zaman kendisini yalnızca bir eksenin ülkesi olarak tanımlamadı. Nursultan Nazarbayev döneminde şekillenen ve bugün Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev tarafından sürdürülen "çok vektörlü dış politika" anlayışı, ülkenin varoluş stratejisinin temelidir.
Rusya ile komşu, Çin ile sınırdaş, Türk dünyasının önemli bir parçası, Batı sermayesine ihtiyaç duyan ve İslam dünyasıyla güçlü bağları bulunan bir ülkenin tek bir jeopolitik hatta sıkışması zaten mümkün değildir.
Ancak Türk dünyasında tartışma yaratan konu da tam burada başlıyor.
Çünkü Türk Devletleri Teşkilatı yalnızca ekonomik veya diplomatik bir platform olarak görülmüyor. Birçok insan için bu yapı, ortak tarih, ortak kültür ve ortak kader fikrinin kurumsal ifadesidir. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin uluslararası görünürlüğünü artırmaya çalışan Türkiye'nin hassasiyetleri göz önüne alındığında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerin büyükelçilik seviyesine çıkarılması doğal olarak soru işaretleri oluşturuyor.
Astana'nın yaklaşımı ise daha farklı.
Kazak karar vericiler açısından mesele Kıbrıs'tan çok Avrupa Birliği ile ilişkiler meselesidir. Avrupa, Kazakistan'ın en büyük ticaret ortaklarından biridir. Enerji ihracatı, teknoloji transferi, yatırım akışı ve lojistik koridorlar açısından AB ile güçlü ilişkiler sürdürmek Astana'nın ekonomik öncelikleri arasında yer alıyor. Güney Kıbrıs'ta açılan büyükelçilik bu nedenle yalnızca Lefkoşa'ya değil, aynı zamanda Brüksel'e verilen bir mesaj olarak da okunabilir.
Benzer bir durum İbrahim Anlaşmaları ekseninde de görülüyor.
Ortadoğu'da yeni ekonomik ve diplomatik ağlar oluşurken Kazakistan bu süreçlerin dışında kalmak istemiyor. İsrail ile ilişkilerini korurken Arap dünyasıyla da yakın ilişkilerini sürdürüyor. Astana'nın ev sahipliği yaptığı dünyadaki farklı din ve inançların temsilcilerini bir araya getiren "Semavi ve Geleneksel Dinlerin Liderleri Kongresi"nin 8'incisi başkent Astana'da diyalog zirveleri ve uluslararası barış girişimleri düşünüldüğünde, Kazakistan kendisini bir taraf olarak değil, taraflar arasında köprü kuran bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek var.
Diplomasi bazen çıkarların dilidir; ancak kimlik ve aidiyetler de uluslararası ilişkilerin güçlü unsurlarıdır. Türk dünyasının geleceği yalnızca ekonomik koridorlarla değil, karşılıklı güven ve dayanışma duygusuyla da şekillenecektir. Eğer Türk devletleri birbirlerinin en hassas meselelerinde ortak bir dil geliştiremezse, teşkilatın siyasi derinliği sorgulanmaya başlayabilir.
Kazakistan bugün Türk dünyasının en önemli ülkelerinden biridir. Astana, Türk entegrasyonunun kurumsal mimarisinin inşasında büyük emek vermiştir. Ancak aynı zamanda küresel sistem içerisinde çok yönlü hareket etme zorunluluğunu da hisseden bir devlettir.
Bu nedenle karşımızda bir çelişkiden çok bir denge arayışı bulunmaktadır.
Asıl soru şudur: yüzyılda Türk dünyasının lider ülkeleri, küresel çıkarları ile ortak Türk kimliğinin beklentileri arasında nasıl bir denge kuracak?
Belki de önümüzdeki yılların en önemli jeopolitik tartışması tam da bu sorunun etrafında şekillenecektir.
Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar



