Öne Çıkanlar Akıllı Şehirler Çanakkale Savaşı Mendy MGK Prof. Dr. Selim ŞEKER

Vefasızlık Çağında

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

İçinde yaşadığımız çağın en büyük çelişkilerinden biri, iletişim araçlarının çoğalmasına rağmen insan ilişkilerinin derinliğini kaybetmesidir.

Artık insanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyorlar.

Bir mesajla, bir telefonla, bir sosyal medya paylaşımıyla dünyanın öbür ucundaki bir insanla iletişim kurabiliyoruz.

Fakat aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnızlaşıyoruz.

Çünkü ilişki sayısı arttıkça bağların niteliği azalıyor.

Dostluklar derinlikten çok görünürlüğe, sadakat ilkelerden çok çıkarlara, vefa ise hatırlanmaktan çok konuşulmaya dönüşüyor.

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri de budur:

Her kalabalığı dostluk sanmak...

Oysa kalabalıklar güç etrafında toplanır.

Dostlar ise insanın etrafında.

Güç varken herkes yakın görünür.

Makamınız varsa telefonunuz susmaz.

İmkânınız varsa çevreniz genişler.

Yetkiniz varsa etrafınızda size hak veren insanlar çoğalır.

Fakat hayatın değişmez kanunu şudur:

Bir gün makam gider.

Bir gün imkân azalır.

Bir gün alkışlar kesilir.

İşte o gün geriye kalanlar, hayatınızın gerçek muhasebesidir.

Çünkü bazı insanlar sizi değil, sizdeki imkânı sever.

Bazıları sizi değil, sağlayabileceğiniz faydayı önemser.

Bazıları ise makamınızı tanır ama şahsiyetinizi hiç tanımaz.

Bu nedenle menfaat sona erdiğinde dostlukların da sona erdiğini görmek aslında bir kayıp değil, bir keşiftir.

İnsan o zaman çevresindekileri değil, hakikatleri tanımaya başlar.

Kırgınlıkların önemli bir kısmı da buradan doğar.

Çünkü insan ihanete uğradığı için değil, yanıldığı için üzülür.

Aslında karşısındaki değişmemiştir.

Sadece maskeler düşmüş, gerçek yüzler görünür hâle gelmiştir.

Bu yüzden hayatın belirli dönemlerinde yaşanan hayal kırıklıkları bir ceza değil, bir eğitimdir.

Bize insanların sözlerini değil, karakterlerini okumayı öğretir.

Çünkü karakter zor zamanlarda ortaya çıkar.

Sadakat rahat günlerin değil, zor günlerin erdemidir.

Vefa bollukta değil, yoklukta sınanır.

Nankörlük ise insanın sahip olduklarını değil, kaybettiklerini nasıl karşıladığıyla anlaşılır.

Bugün birçok kurumun, birçok ilişkinin, hatta birçok toplumun yaşadığı güven krizinin temelinde de bu gerçek yatmaktadır.

İnsanlar artık birbirlerine güvenmekte zorlanıyor.

Çünkü sözlerin değeri düştü.

Çıkarların değeri yükseldi.

Oysa medeniyetler sadece taşla, betonla, teknolojiyle kurulmaz.

Medeniyetler güvenle kurulur.

Bir toplumda vefa azaldığında yalnızca dostluklar kaybolmaz.

Aynı zamanda aidiyet duygusu da zayıflar.

İnsanlar birbirlerine değil, yalnızca kendi çıkarlarına yatırım yapmaya başlarlar.

İşte bu noktada toplumsal çözülme başlar.

Bu nedenle vefa, romantik bir duygu değil; bir medeniyet meselesidir.

Nankörlük ise sadece bireysel bir kusur değil; toplumsal bir çürümenin habercisidir.


 

Bu nedenle vefa, romantik bir duygu değil; bir medeniyet meselesidir.

Nankörlük ise yalnızca bireysel bir kusur değil, toplumsal çözülmenin ve ahlaki erozyonun habercisidir.

Rivayete göre Hz. Ali, kendisini şehit edecek olan İbn Mülcem huzuruna getirildiğinde ona şu sitemkâr sözlerle hitap etmişti:

"Talemâ ehsentu ileyke..."

"Sana ne kadar da çok iyilik etmiştim..."

Asırlar önce söylenen bu söz, bugün de insanlığın vicdanında yankılanmaya devam ediyor.

Çünkü bu cümle yalnızca bir hayal kırıklığını değil, insan ilişkilerinin değişmeyen gerçeğini anlatıyor.

İnsan bazen düşmanından değil, iyiliğini unutanlardan yara alıyor.

Bazen en derin kırgınlıklar, yapılan kötülüklerden değil; yapılan iyiliklerin unutulmasından doğuyor.

Fakat bütün bunlara rağmen iyilikten vazgeçmek, başkalarının kusurları yüzünden kendi karakterimizden vazgeçmek olur.

Çünkü iyilik, karşılık gördüğü için değerli değildir.

İyilik, insanın kendi vicdanına sadakatidir.

Vefa insanı olgunlaştırır.

İyilik insanı yüceltir.

Nankörlük ise sahibini küçültür.

Ve zaman...

Sessiz ama şaşmaz bir hâkim gibi herkesi kendi karakteriyle baş başa bırakır.

Makamlar değişir.

Servetler el değiştirir.

Kalabalıklar dağılır.

Alkışlar diner.

Ancak geriye daima iki şey kalır:

İnsanın karakteri ve insanların hafızasında bıraktığı iz.

Bu yüzden gerçek servet sahip olunanlar değil, hatırlanmaya değer olanlardır.

Gerçek miras, bankalarda duran rakamlar değil; gönüllerde yaşayan hatıralardır.

Çünkü insan öldüğünde malı miras kalır.

Karakteri ise hatıra olur.

Ve hatırlanmaya değer olanlar, daima vefa göstermeyi bilenler olacaktır.

Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.