Öne Çıkanlar Midyat Gökkuşağı Mevlana Novartis Finans

YİNE, “KÜRT-İSLAM” OYUNU MU?

Yazan Mustafa DÖNMEZ

Tarih, sosyal bilimlerin anasıdır. Bilimsel yöntemlerin çıkarılmasında gerek insan gerek toplum gerekse devletlerin varoluş ve varlığını sürdürebilme konularındaki bilimsel yöntemlerin belirlenmesi ve uygulanmasında tarihin incelenmesi ve tarihsel bilgilerin etkileme sürecindeki rolünün büyük olduğunu düşünüyorum. Tarihin insanı etkileme süreci ile insan aklının çalışma dinamiği arasında bir etkileşim bulunduğundan kuşku duyulmuyor. Tarih yasalarının etkili olması için ayrıca çıkarılıp yazılması da gerekmiyor. Yasa, formüle edilmemiş biçimiyle, somut durumun ve pratik gelişmenin ayrılmaz bir parçası olan zigzaglarıyla birlikte, tarihin tüm varislerini az veya çok ölçüde etkiliyor.

Şimdi bu tespit ve değerlendirmeler dahilinde Osmanlı İmparatorluğundaki Kürt halkının durum ve statüsünü değerlendirmek istiyorum. Osmanlı toplumunda Kürt halkının toplumsal varlığı insanlar arasında formüle edilmemiş kurallar dahilinde; yöneticilerde ise mevzuatla sınırlandırılmamış yazılı olmayan örf/adet hukuku dahilinde vücut buluyordu. Kürtlerde Sünniler çoğunluktur ve Osmanlı yanlısı bir tutum içinde yaşıyorlardı. Sünni Kürtlere bir hasım olarak da gösterilen Şiiler ise daha çok İran içinde yaşıyorlar ve genellikle İran Devleti yanlısı bir politika izliyorlardı. Bir de bunların arasında ve Anadolu'nun ortalarına yakın bir yerde yaşayan, etnik kökenleri tartışmalı Zazalar var. Bunlar ‘Dımbıllı’ Kürtleri olarak de biliniyorlar. "Kızılbaş" sayılıyorlardı. Ancak Kürtlükleri çok tartışmalıdır. Dilleri farklıdır. Birbirleri ile ortak dil bağı yoktur ve birbirleri ile anlaşamazlar. Kürtler bile kendilerini "insan" ve "insan olmayan" yani "Mervan" ve "Nemervan" olarak ikiye ayırırken, Zazaları, "Nemervan" olarak niteliyorlar. Onları kendilerinden görmüyorlar. Zazaların tüm tarihsel kayıtlarda asılları Yörük-Türkmen aşiretleridir. Osmanlılar, Zazaları Şii olduklarından dolayı Sultan Selim'den beri hem "sapkın" hem de İran casusu olarak görmüşlerdir. Osmanlı’nın Zazalara Kızılbaş diyerek uyguladıkları vahşetin engizisyonda uygulananları aratacağını sanmıyorum. Osmanlı, dinsel hoşgörülü bir devlet imajını korumak için, Kızılbaş dedikleri Zazaları, hırsız ya da şaki diye idam ediyorlardı. Türk-İslam tarihçiliği nedense bu vahşetin üstünü örtmekte mahirdir.

Abdülhamid döneminde, İstanbul ve Bağdat’ta Aşiret Mektepleri açılmıştır. Kürt asillerinin çocukları içindi. Bu okullarda öğrenciler; İslamcı, Osmanlıcı, Halifeci ve Kürtçü ideoloji ile yetiştiriliyordu. Ermeni asıllı Rus tarihçi Nalbandian: ‘Bu okullardan Kürtçü ideoloji ile yetişen öğrenciler Hamidiye Alaylarında komutan oluyorlardı. Hamidiye Alayları, Ermeni köylerine saldırırken hiçbir sınır tanımıyordu, Ermenileri adeta kıyıyor, köylerini basıyor ve ürünlerini yağmalıyor veya imha ediyorlardı. Burada kalmıyor ve hızını alamayarak Türk, Arap ve Kürt köylerine de baskınlar düzenliyordu.’ diyor.

Sultan Abdülhamid, Hamidiye Alaylarında beklediğini bulamamıştır. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan birisi, Kürtler arasındaki zıtlıklardır. Hamidiye Alayları hükümet yanlısı bir düzendir. Kürt aşiretlerinin bir bölümü katılınca bir diğer bölümü kesinlikle karşı çıkıyor. Bütün Kürt hareketliliklerinde İran, Irak ve Türkiye’de bu hala değişmeyen çizgidir. Yerler ve saflar değişebiliyor. Ancak her zaman hükümet yanlısı ve karşıtı aşiretler oluyor. İkincisi bu düzensiz ve başı bozuk birlikler, ancak büyük otorite verildiği ve kanun tanımazlıkları kabul edildiği sürece iş görüyorlardı. Garo Sasuni'nin aktarımında; "Doğu'ya doğru genişlemekte olan ve karşısında İran gibi güçlü bir imparatorlukla uğraşmak zorunda bulunan Osmanlılar, hakimiyetleri altına aldıkları yerlerde özerk bir idare sistemi kurarak, oralarda daha önce var olan silahlı güçlere ve idari sisteme dayanıyorlardı. Gerçekten de Akkoyunluların ve Şah İsmail'in çekilmelerinden sonra Osmanlı siyaseti Kürtleri teşkilatlanmış feodal özerk yarı devlet haline getirdi.

Bugüne geldiğimizde, Osmanlı siyasetini güdenler bölgede mezhepsel birlik/bağlılığa dayalı Kürt özerkliğini, feodal yapılanmayı desteklemeleri tarihsel olgudur. Bu birlikteliği Osmanlı mezhep üzerinden götürdü ve başarılı olamadı. Bugün artık kesin olan bilimsel olgu onlarca Türk aşiretleri Kürtleşti. (Rişvanlar, Şevaklar, İzollar Karaçorlular, Karakeçiler, Herikler, Karaçoban, Tanas, İzzeddinli,Babad, Dersimli, Ertuşiler, batıkan, Hınuslu, Avşarlar, Zerikan, Bekiran, Begdili, Türkan, Çapanoğlu, Şadıllı, Kılıçlı, Mukriler, Küresinler, Brukan, Ağucan, Milli, Beskan, Aygut, Şarran Şeyhbizin, Karagüne, Karaballı,Barzani Delibudak oymağı, Hörmekli, Pınarlı, Kubatlı, Modanlı) Bunlar Osmanlı kayıtlarında Türkmen olarak kaydedilen bugün kendisini Kürt sayan Aşiretlerden bazılarıdır. Sayıları on milyonu aştığı bilinmektedir. Ayrıca Türk-Kürt evliliği o safhaya geldi ki sadece Türkiye’de Türk ve Kürt karışımı aile sayısının, 5 Milyon olduğu resmi kayıtlara girdi.

Türkiye NATO’ya yani emperyalist kulübün hizmetine girmesinden sonra Osmanlının Kızılbaş kıyımını, kızıl dedikleri solcu, demokrat düşüncelilere çevirdi. 2000’li yıllarda başlayan modern genetik tahliller Kürtlerin, Orta Asya ve Kafkas yani Türkistan kökenli olduğunu göstermiş olsa da tarih Kürtlerin varlığını yok sayamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı Devleti ile ilgili Ermeni kırımı iddialarını üzerine alması da bu farksızlığı gösteriyor. Ermenileri katledenler onların mallarına çökenlerin tamamına yakını Kürt feodal beyleridir. Çoğunluğunun zenginlik ve varlıkları buradan gelmektedir. Türkiye suç ortaklığından kurtulmalıdır. Bugün Ermenistan başbakanı bile ‘bizim Türklerle tarihsel birlikteliğimizi bozan emperyalist devletlerdir.’ diyebiliyor. 12.000 km öteden gelerek bölgeyi sömüren Amerika’ya yaslanarak Kürtçülük sorununa çözüm getirilemez.

Bölümlere ayırdığım yazımı bitirirken; özerklik isteyenlerin gerçekte ekonomik kaynakların paylaşımını istediklerinin bilinmesi gerekir. Onların derdi, tasası Kürt veya Türk menfaati değildir. Feodal egemenlerin daha çok maddi kaynağa ulaşma talebidir. Özerklik, kulağa hoş gelen halk talebi değil tekelleşme isteğidir. Bir başka pencereden bakış; Kürtçülük yapanların kökenine bakıldığında da görülecektir ki çoğunluğu Kürt değildir. Özerklik masasında, Türküm diyenlerin kökenlerinin Türk olmadığı gibi. İroni şudur ki; barış masasında Kürtler ve Türkler yoktur. Türk ve Kürt maskeleri vardır. Bu nedenle bu düzlemde yapılan politikalar hayatın olağan doğal akışında tutmayacaktır.

Peki sorun veya çözüm nedir sorusu gelirse düşüncem: Mesele paylaşımdır. Bir avuç azınlığın halkın çoğunluğunun hakkına göz dikmesidir. Bölgemizde yaşayan halkların kardeşliği içinde yaşayanlar açık ve net görebilirler. Sorun var diyenler sorun çıkaranlardır. Tekeller sistemi üzerinde emekçi, yoksul insanları sürüleştirerek birbirlerine kırdıranlar vardır.

Gözden kaçtığını düşündüğüm başka bir husus; Kürt isyanlarının başlangıçlarında iki temel hedef vardır: Birincisi, Osmanlı merkezi otoritesinin vergi salması ve ikincisi asker celbidir. Beylik düzeni, buna karşı çıkıyordu. Osmanlı kullandığı Kürt beylerinin yaptığı tüm kötülüklerin ve fenalıkların üzerini örttü. Osmanlı yönetiminde komşu ülkelerin tersine kölelik sistemi yoktu. Kendi topraklarında bu sistemi azgın bir şekilde kuran ve işleten Kürt beylerinin yaptıklarına müdahale etmiyordu. Kürt egemenlerinin, Ermeni köylülerini köle olarak kullanma hukukuna ses çıkarmıyordu. Osmanlı’da toprak köleliği bilinmiyor. Bilinen ev hizmetlerinde kullanılan ve çoğunluğu Kuzey Afrika'dan getirilenlerdir. Kürtler ve Ermeniler söz konusu olunca tam anlamıyla köle uygulamasının bulunduğu anlaşılıyor. Bu o kadar öyle ki, Lazarev, Ermeni kızları için Kürt egemenlerinin "ilk gece hakkı" ile de donatıldıklarını ve köle Ermenilere altınla alınıp satıldıkları için "zir-hurli" dendiğini ileri sürüyor.

Ayrıca Kürt aşiret beylerinden Bedirhan Bey'in Kürt birliği için yola çıktığında bir defasında on binden fazla Asuri’yi öldürdüğü de biliniyor. Bu en eski ve değişmemiş Hristiyan mezhebinden olan AsuriFlerin, Kürt beyleri ve egemenlerinin acımasızlıklarının oyuncağı olarak yaşadıklarını onlarca resmi tarih belgelerinde görebiliyoruz.

Bugün Kürt sorununun uluslararası bir nitelik kazanmış olması üzerinde durulması önemlidir. Bölge ülkeler ve bölgede çıkarı olanlar, Kürt hareketlerini ve liderlerini, birbirlerine karşı veya birbirleriyle pazarlıkta kullanmak istiyorlar. Ortadoğu yeni paylaşım sürecine girerken Kürtlere ‘Kaldıraç’ gözüyle baktıkları görülüyor.

Anlamak, tutarlı bir tasniftir ve bu ise bütünsellik demektir. Anlamayı kolaylaştırabilmek için gerekli bütünselliği bulmak zorunlu oluyor. Bütünselliğin çerçevesi araştırma ile bulunuyor. Kürt sorununun hem anlaşılması zordur hem de anlamak isteyenin aklını karıştıran bir özellikleri vardır. 1919 ve 1920 yıllarında Mustafa Kemal ve arkadaşları Güney sınırlarımız ötesinde Kürtleri Arap boyunduruğundan çıkarmaya çalışıyorlar. İngiltere’ye karşı bu bölgede Kürt ayaklanmaları örgütlemeye başlıyorlar. Başaramıyorlar. Başarsalar Kürtlere özerklik değil devlet kurmalarında yardım edeceklerdi. Kürtler emperyalistlere karşı değil Türklere karşı saldırılar düzenliyor. Maddi kaynak önemlidir ve bu İngilizlerde fazlasıyla vardır. Bugüne bakıldığında da bu konuları anlamamıza tarihi yaşanmışlık yardım ediyor. İngiltere’nin yerini alan Amerika ve İsrail sınırsız kaynaklarıyla Kürtleri Arap, Pers ve Türk Milletine karşı sefere hazırlamaktadırlar. Önceki yazımda belirttiğim gibi Irak tamamen işgal edildiğinde isteselerdi Kürt devleti kurabilirlerdi.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
R. Serda.... 4 saat önce

Yani .. işin özü Türk olmayanlar Kürt olmayanlar ile oturuyor....