Yazan Mustafa DÖNMEZ
Deliliğe Övgü, insanların hayatlarını akılla yönettiklerini düşündüklerini; gerçekte ise kibir, çıkar, gösteriş, cehalet ve kendini kandırma gibi dürtülerle hareket ettiklerini anlatır.
Erasmus bu eserini dostu Thomas More’a adamıştır. Kitabın başlığında, More’un soyadıyla “delilik” anlamındaki Latince moria kelimesi arasında muzip bir kelime oyunu vardır.
Eser 1509 yılında kaleme alınmış, 1511 yılında yayımlanmıştır. Yayımlandığı sırada Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Bayezid oturuyordu. Aynı yıl Osmanlı ülkesinde Şahkulu İsyanı yaşandı. Ağır vergiler, yöneticilerden ve kadılardan duyulan hoşnutsuzluk, toplumsal huzursuzluklar ve Safevi etkisi bu ayaklanmanın başlıca sebepleri arasındaydı.
O dönemlerde haksızlıklara karşı çıkan ve doğruları söyleyen kimselere halk arasında “deli” denirdi. Böyle “delilik” yapanlar ya zindana atılır ya da kellelerinden olurdu. Onları itibarsızlaştırmak için dalkavuklar gece gündüz çalışırdı. Avrupa’da da durum çok farklı değildi. Deliliğe Övgü, itaat eden herkesin akıllı, itiraz edenlerin ise deli sayıldığı bir çağda yazıldı.
Eserde; bilgiçlik tasladığı hâlde gerçeği aramayan düşünürler, halkı aldatan ve dini kendi çıkarları için kullanan din adamları, makam ve servet peşinde koşan yöneticiler, savaşı şan ve kahramanlık olarak gösteren hükümdarlar, hurafelere bağlanan insanlar hatta kendisini kusursuz gören herkes eleştirildi.
Erasmus, işi deliliğe vurarak bir bakıma özgür kalmıştı. Öyle ya, deliye kim ne söyleyebilirdi? Hırsızlar, çıkarcılar, yağcılar ve ikiyüzlü yöneticiler başa getirilmiş; kendini bilmezler, yobazlar ve sözde bilginler bu düzenden kazançlı çıkmıştı.
Erasmus’un dostu Thomas More da aslında başka türlü bir “deli”ydi. O da Ütopya adlı bir kitap yazmış ve hayalindeki adil dünyayı anlatmıştı. Hak, hukuk ve adaletten söz ediyordu. Fakat dönemin “akıllıları”, var olmayan daha adil bir dünyaya duyduğu bağlılığı anlayamadılar. Erasmus paçayı kurtarmıştı; ancak Thomas More iktidarın koyduğu sınırı aşmıştı. İnsan onuruna yaraşır bir yönetimin ve adaletli bir toplum düzeninin nasıl olması gerektiğini savunmuştu. Bunun sonucunda hain ilan edildi ve 1535 yılında başı kesilerek idam edildi. Artık o, ölü bir “deli”ydi.
Ardından başka “deliler” ortaya çıktı: Campanella, Francis Bacon, Fourier, Robert Owen ve Saint-Simon…
BİZİM “DELİLERİMİZ”
Bizdeki deliler bir başka deliydi; hatta onlara “zırdeli” bile denilebilirdi.
Fuzûlî, Şikâyetnâme adlı eserinde Osmanlı bürokrasisini, rüşveti ve memurların ilgisizliğini ince bir alayla eleştirdi. Eser, şu meşhur cümlesiyle tanındı: “Selâm verdim, rüşvet değildir deyü almadılar.”
Güvâhî, Pendnâme adlı eserinde toplumdaki ikiyüzlülüğü, cehaleti, açgözlülüğü ve gündelik hayattaki bozuklukları mizahi hikâyelerle anlattı.
Zâtî, insanların dünyevi hırslarını, kusurlarını ve toplum hayatındaki ikiyüzlülüğü eleştiren hicivler yazdı. Bayezid Camii çevresindeki dükkânı, dönemin genç ve aykırı şairlerinin buluşma yerlerinden biri hâline geldi.
Figânî, Pargalı İbrahim Paşa’ya kafayı takmıştı. Baltayı taşa vuranların en başında geliyordu. İbrahim Paşa, Osmanlı’nın başbakanı, başkomutanı ve baş diplomatı sayılabilecek kadar güçlü bir devlet adamıydı. Figânî, İbrahim Paşa hakkında ağır eleştiriler içeren bir hiciv nedeniyle idam edilmesiyle tanınır.
Taşlıcalı Yahyâ, devlet adamlarını ve kadıları eleştiren şiirler yazdı. En meşhur eseri ise bir hicivden ziyade, Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi üzerine kaleme aldığı cesur mersiyedir.
Bağdatlı Rûhî, ünlü Terkib-i Bend’inde ikiyüzlülüğü, makam düşkünlüğünü, adaletsizliği ve toplumdaki bozulmayı eleştirdi.
Şeyhî, Harnâme adlı eserinde zayıf bir eşeğin güçlü öküzlere özenmesini anlatarak haksızlığı, hırsızlığı, yağmayı ve ölçüsüz ihtirasları eleştirdi.
Nef‘î, Sihâm-ı Kazâ adlı eserinde devlet adamlarını, çıkarcıları ve rakiplerini son derece sert, yer yer sövgüye varan bir dille eleştirdi. IV. Murad tarafından hiciv yazması yasaklandığı hâlde kalemini susturmadı. Sonunda Sadrazam Bayram Paşa’yı hedef alan bir hicvi nedeniyle 1635 yılında boğdurularak idam edildi. Sözünü sakınmaması, onu iktidarın gözünde bağışlanamaz bir “deli”ye dönüştürdü. Nef‘î de dilinin bedelini canıyla ödeyenler arasına katıldı.
Ziya Paşa, yönetimdeki bozulmayı, liyakatsizliği, ikiyüzlülüğü ve adaletsizliği eleştiren Tanzimat aydınlarının başında gelir. Zafernâme adlı eserinde Sadrazam Âli Paşa’yı över gibi görünerek gerçekte onu ağır bir ironiyle eleştirdi. Terkib-i Bend’inde ise dünyanın düzensizliğini, insanların çıkarcılığını ve devlet adamlarının tutarsızlığını sorguladı. Ziya Paşa’nın şu beyti, yozlaşmış bir düzende dürüst insanın neden dışlandığını özetler:
“Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Ancak Ziya Paşa’nın asıl eleştirel ruhunu şu meşhur beyti daha iyi anlatır: “Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” “Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma? Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir.” Günümüz Türkçesiyle: “Kötü karakterli bir insana makam ve üniforma asalet kazandırmaz; eşeğe altın işlemeli semer vursan da eşek yine eşektir.”
Şair Eşref, devlet düzenindeki zulmü, rüşveti, kayırmacılığı, cehaleti ve makam düşkünlüğünü acımasız bir dille eleştirdi. Hicivleri ve Jön Türklerle ilişkisi nedeniyle tutuklandı, bir yıl hapse mahkûm edildi ve daha sonra Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. Orada da uslu durmadı, ‘Konuşmakla bir şey olmaz, insanın değerini sözleri değil, yaptığı işler gösterir’ dedi.
Tevfik Fikret, Hân-ı Yağmâ adlı şiirinde iktidarı bir yağma sofrasına çeviren yöneticileri hedef aldı. Başlangıçta desteklediği İttihat ve Terakki yönetimine, iktidarın nimetlerinden yararlanmak uğruna ilkelerinden uzaklaştığı gerekçesiyle karşı çıktı. Onun kaleminde “sofra”, devlet imkânlarının yöneticiler arasında paylaşılmasının simgesiydi. Milletin malını, hayatını ve geleceğini kendi çıkarları için tüketenleri şu sert dizelerle hicvetti: “Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin, doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Neyzen Tevfik, Haksızlıkları, çıkarcıları, din istismarcılarını ve makam sahiplerini sert, çoğu zaman küfürlü bir dille eleştirdi. Makama ve servete değer vermeyen dervişçe hayatı nedeniyle, “halkın delisi” tanımına en çok uyan kişilerden biridir. Bunların dışında Sürûrî, Haşmet, Kânî, Aziz Nesin de hiciv ve toplumsal eleştiri geleneğinin önemli temsilcileridir. Bizim delileri say say bitmez bu delilerin ortak özellikleri; söylenmeyeni söyleyen, gizlenmek istenen yağma ve talanın görünmeyen yüzünü açığa çıkaran kişilerdi.
SARAYLILARIN KIYMETLİSİ: SOYTARILAR
Bir de soytarılar vardı. Soytarılar delileri sevmezdi. Çünkü onlar kendilerine söyleneni tekrarlar, yalnızca gösterilmesi istenenleri gösterirlerdi. Krallarının ve padişahlarının sözünden kesinlikle çıkmazlardı. Çünkü hükümdarlar, mutlak ve ilahi gücün temsilcileri kabul edilirdi. Hakikati yasaklayanlar insanların öğrenmesinden değil, düşünmeye başlamasından korkarlar. Bilgiyi yalnızca ezberlenmesi gereken kesin hükümler hâlinde sunar; “Neden?” ve “Nasıl biliyoruz?” sorularını saygısızlık veya itaatsizlik olarak görürler.
Deli ise kralın veya padişahın soytarısı değildi. Dini istismar edenlere, hırsızlara, yağcılara, yandaşlara, yağmacılara, krallara ve padişahlara aldırmazdı. Zindana düşmeye alışkındı; kellesi gitse bile kimseye eyvallah etmezdi.
Bu insanların tek tesellisi, “halkın delisi” olma payesiydi. Çünkü onlar halklarına ve vatanlarına âşıktı.
Bizim yakın dönem “delilerimizin” öncülerinden biri Namık Kemal’dir. O da zindana düştü, akıllanmadı şu dizeleri yazdı.
“Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten,
Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez iânetten.”
Günümüz Türkçesiyle: “Kendisini gerçek insan sayan kişi halka hizmet etmekten usanmaz; erdemli insan, mazluma yardım etmekten vazgeçmez.”
ATATÜRK VE NAMIK KEMAL
Atatürk’ün Namık Kemal’den büyük ölçüde etkilendiği bilinir. Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarına göre, Mustafa Kemal, askerî okul yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Namık Kemal’in yasaklanan şiirlerini gizlice okumuş ve ezberlemiştir.
Namık Kemal’in vatanın içinde bulunduğu durum karşısındaki ümitsizliğini dile getiren dizelerine de Millî Mücadele yıllarında şöyle karşılık vermiştir:
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini.”
Buradaki “mâder” kelimesi “anne” anlamına gelir. Şiirde vatan, bahtı kara bir anneye benzetilmektedir. Atatürk, Namık Kemal’in karamsar ifadesini değiştirerek millete umut ve mücadele iradesi aşılamıştır.
Seçenekler bellidir: Ya halkın delisi olacak, doğruları söyleyecek, zindana düşmeyi ve kelle vermeyi göze alacaksın ya da dünya nimetlerinden pay kapan kralın soytarısı olacaksın.
Üçüncü bir seçenek var mıdır? Sessiz Çoğunluk: Nemelazımcılar
Bir de nemelazımcılar vardır. Bunlar ne deliler gibi haksızlığa karşı çıkar ne de soytarılar gibi iktidarı açıkça över. Görür, duyar ve bilirler; fakat başlarına bir iş gelmesin diye susarlar. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” sözü onların hayat düsturudur. Haksızlığa uğrayan kendileri değilse adaletsizliği görmezden gelir, zindana götürülen komşularıysa pencerelerini kapatırlar. Yağma kendi evlerine ulaşmadıkça düzenin bozulduğunu kabul etmezler.
Nemelazımcılar doğrudan kötülük yapmayabilirler; fakat kötülüğün büyümesine sessizlikleriyle yardım ederler. Çünkü zalimin en büyük gücü yalnızca dalkavukları değil, haksızlık karşısında susan kalabalıklardır. Soytarılar yalanı alkışlarken nemelazımcılar sessiz kalarak ona yol açarlar.
Deliler konuşur, soytarılar alkışlar, nemelazımcılar ise başlarını öne eğerdi. Deliler bunun bedelini zindanla veya canlarıyla öderken soytarılar saraydan paylarını alır, nemelazımcılar da fırtınanın kendilerine uğramamasını beklerdi.
Ancak haksızlık büyüyüp onların kapısına dayandığında konuşacak kimse kalmazdı. Çünkü dün sustukları insanlar çoktan zindana atılmış, sürgüne gönderilmiş veya susturulmuş olurdu.
Bu nedenle seçenekler aslında üçtü: Halkın delisi olmak, kralın soytarısı olmak ya da zulüm karşısında susarak düzenin devamına yardımcı olan bir nemelazımcıya dönüşmek.
Tüm zamanların felsefesi, önyargıları, inançları, söylemleri hakikatten yani hak yolundan ayrılmayan bu deliler karşısında hep çaresiz kaldılar. Toplumlar delilerine sahip çıktığı müddetçe de deliler hırsızların korkulu rüyaları olmaya devam edeceklerdir. Saray bir günde kurulabilir; fakat özgür bir toplum ancak kuşaklar boyunca ekilen düşünce ve vicdan tohumlarıyla yetişir. Vicdanın işi çoğu zaman görünmez ve sonuçları geç ortaya çıkar. Bir öğretmenin öğrettiği soru sorma cesareti, bir yazarın bıraktığı düşünce veya bir ailenin çocuğuna kazandırdığı vicdan yıllar sonra karşılık bulabilir. Toplumların ilerlemesi yalnızca doğruyu söyleyenlerle değil, yanlış yaptığında geri dönebilenlerle mümkündür. Çünkü hiç yanılmayan insan yoktur; asıl tehlike yanılmak değil, yanlışı bile bile sürdürmektir.
Halkın delisi: Bedelini göze alarak doğruyu söyler. Sarayın soytarısı: Güç sahibini çıkarı için alkışlar. Haksızlığa hukuk, bilim, din veya ahlak kılıfı hazırlar. Soytarı aynı zamanda hakikat tüccarıdır: Gerçeği çıkar doğrultusunda yeniden üretir. Fırsatçıdır: İlkelere değil, kazanan tarafa bağlanır. Fanatiktir: Bağlandığı kişiyi veya düşünceyi sorgulanamaz kabul eder. Nemelazımcı: Haksızlığı önemsemediği için susar. Sindirilmiştir. Haksızlığı görür fakat korku nedeniyle konuşamaz.
Son olarak; Apartta durmuş ‘Taht’ bekleyenler vardır bunlar zulme değil, zalimin yerinde kendisinin bulunmamasına itiraz ederler. Taht’a oturmayı bekleyen, zincirleri kırmak istemez, yalnızca zincirin öbür ucunu eline geçirmek ister. Her türlü pazarlıklara açık olmakla, perde arkasında konuşmayı sevmeleriyle tanınırlar. İktidarı eleştirerek taht bekleyenler iktidara geldiklerinde intikamcıların öfkesinden yararlanabilirler. Eski zulmün hesabını sorma sözüyle yeni zulümler kurar, dünün mağdurlarını yarının zalimlerine dönüştürebilirler. Yöntemleri zulme benzeyen bir hesaplaşma ise yalnızca zalimin adı değişir. Tarih; betiklerde böyle anlatılıyor. Sizce bu durum günümüzde de devam ediyor mu? Ediyorsa güncel deliler ve soytarılar sizce kimdir?





yazıda ne ararsan var elinize sağlık