Dr. Nurfer TERCAN
Bir zamanlar okuma yazma bilmeyen toplumlar geri kalmış sayılıyordu. Sonra bilgisayar kullanamayanlar dijital çağın dışında kaldı.
Bugün ise bambaşka bir eşikteyiz.
Yakında insanlar iki gruba ayrılacak:
Yapay zekâyı kullananlar…
Ve yapay zekâ tarafından yönlendirilenler…
Aradaki farkı belirleyecek olan ise teknoloji bilgisi değil; felsefi okuryazarlık olacaktır.
Çünkü yapay zekâ, insanlık tarihinin ürettiği en büyük bilgi makinesidir.
Ama bilgi ile bilgelik aynı şey değildir.
Bilgi, “Neyi biliyorum?” sorusuna cevap verir.
Bilgelik ise “Bu bilgiyle ne yapmalıyım?” sorusunu sorar.
İşte eğitim sistemlerinin önündeki en büyük sınav budur.
Bugün birçok okul öğrencilerine yapay zekâ uygulamalarını öğretiyor.
Bu elbette önemlidir.
Ancak daha önemli bir soru çoğu zaman unutuluyor:
“Yapay zekâ bana bunu neden öneriyor?”
Bir insan bu soruyu soramıyorsa, teknolojiye hükmeden değil; teknolojinin yönlendirdiği bir kullanıcı hâline gelir.
Tarih bize önemli bir ders verir. Matbaanın icadı bilgiye erişimi kolaylaştırdı. Ancak aynı matbaa hem bilimsel devrimin kitaplarını bastı hem de nefret söylemlerini çoğalttı.
İnternet insanları birbirine bağladı. Ama aynı zamanda yanlış bilgiyi de küreselleştirdi.
Şimdi yapay zekâ aynı ikilemi çok daha güçlü biçimde karşımıza çıkarıyor.
Teknoloji hiçbir zaman tek başına iyi ya da kötü değildir. Onun yönünü belirleyen, onu kullanan zihindir.
İşte bu nedenle geleceğin üniversitesi yalnızca mühendis yetiştiren kurum olmayacaktır. Aynı zamanda düşünce üreten kurum olacaktır.
Mühendis algoritmayı geliştirecek…
Filozof algoritmanın anlamını sorgulayacak…
Hukukçu sınırlarını belirleyecek…
Sosyolog toplum üzerindeki etkisini inceleyecek…
Psikolog insan davranışındaki değişimi yorumlayacak…
Eğitimci ise bütün bunları yeni kuşaklara aktaracaktır.
Çünkü yapay zekâ artık tek bir disiplinin konusu değildir.
O, insanlığın ortak meselesidir.
Dünyanın birçok yükseköğretim kurumu müfredatlarını bu gerçek doğrultusunda yeniden tasarlıyor. Tartışma artık yalnızca “Yapay zekâ nasıl kullanılır?” sorusu etrafında dönmüyor; “Yapay zekâ ile birlikte insan nasıl düşünmeye devam eder?” sorusu da eğitim politikalarının merkezine yerleşiyor. UNESCO’nun son çalışmaları, öğretmenin pedagojik muhakemesinin ve insan ilişkilerinin yerini hiçbir teknolojinin alamayacağını; yapay zekânın ancak insan merkezli ve etik ilkelerle yönlendirildiğinde eğitimi güçlendirebileceğini ortaya koyuyor. (bkz) https://www.unesco.org/en/digital-education/ai-future-learning
Belki de üniversitelerin giriş kapılarına yeni bir cümle yazmanın zamanı gelmiştir:
“Burada yalnızca meslek öğretilmez; düşünme biçimi inşa edilir.” Çünkü gelecekte diplomaların değeri, ezberlenen bilgilerle değil; üretilen sorularla ölçülecektir.
İnsanlığın yeni rekabeti daha hızlı düşünebilen makineler üretmek değildir.
Daha doğru düşünebilen insanlar yetiştirmektir.
İşte bunun adı; felsefi okuryazarlıktır.
Ve inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bir üniversitenin en prestijli bölümlerinden biri “Felsefe ve Yapay Zekâ” olacaktır.
Çünkü geleceğin en büyük sermayesi veri olmayacaktır. En büyük sermaye, veriye anlam verebilen insan olacaktır.
Yapay zekâ bize milyonlarca cevap sunabilir. Fakat insanlığı ileriye taşıyan hiçbir büyük medeniyet, cevaplarla başlamadı.
Hepsi tek bir soruyla başladı.
“Neden?”
Belki de geleceğin üniversiteleri öğrencilerine verecekleri en önemli dersin adını şimdiden belirlemelidir:
Soru Sorma Sanatı.
Çünkü yapay zekâ çağında cevap vermek sıradanlaşacaktır.
Ama doğru soruyu sorabilmek, insan olmanın en seçkin vasfı olarak kalacaktır.
Yapıcı yönde düşünmenin tam zamanı!
Rüzgarlı Şehrin Mavisinden Notlar



