Öne Çıkanlar Saffet  Arıkan BEDÜK Mattias DESMET Çin Yargıtay 8. Ceza Dairesi immünologlar

Büyüyen Servetler, Küçülen Vicdanlar

Yazan Nurfer TERCAN

TRT'nin uluslararası dijital platformu Tabii, son dönemde ucuz heyecanlara teslim olmadan, sağlam senaryolarla iş yapıyor. En yenisi Sumud, daha jeneriğinde tokat gibi açılıyor: Kur'an-I Kerimden bir ayetle çerçevelenen giriş, izleyiciyi rahat koltuğundan kaldırıp gerçeğin karşısına oturtuyor.

Ve insanın önüne tek bir soru bırakıyor: Bunu bir dizinin süsü mü sayacağız, "uzak bir coğrafyanın kaderi" deyip kanalı mı değiştireceğiz, yoksa bir an durup hakikatin yüzüne mi bakacağız? Ben üçüncüsünü seçiyorum. Çünkü o açılış ayeti ekranda kalmıyor; doğrudan bizim çağımızın suç mahalline işaret ediyor:

"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir." (Nisâ, 10)

Bazı ayetler bir döneme değil, bütün çağlara konuşur. On dört asır geçmiş; ama insanın hırsı, açgözlülüğü, güçlüye yaranıp zayıfı ezme alışkanlığı zerre değişmemiş. Nisâ Surenin nın onuncu ayeti, bu değişmeyen yüzü öyle çıplak gösterir ki, her okuyuşta sanki bugünün manşetlerine düşmüş gibi durur.

Karınlarına Ateş Dolduranlar

İlk bakışta ayet, yetim malına el uzatanları anlatır sanılır. Oysa mesele bir çocuğun mirasından çok daha büyüktür. Ayet, kendini savunamayanın hakkını gasbetmeyi insanlığın en alçak suçu ilan eder. Ve bu suç, tarih boyunca hep aynı kişiler tarafından, hep aynı yüzsüzlükle işlenmiştir.

Çünkü "yetim" yalnızca öksüz bir çocuk değildir. Yetim, gücü olmayandır. Sesi kısılandır. Masaya çağrılmayan, kararı başkalarının verdiği, hakkını arayacak imkânı elinden alınan herkestir.

İşte bu yüzden bu ayet, birkaç sayfalık miras hukukuna sıkıştırılıp geçilemez. Çünkü yetim malı yemek, yalnızca ölmüş bir babanın bıraktığı mirasa el koymak değildir. Yetim malı yemek; bir gencin hayallerini çalmak, bir emekçinin alın terini sömürmek, bir milletin ortak servetini birkaç kişinin kasasına akıtmak demektir. Bir kuşağın geleceğini bugünün rant sofralarında tüketmek de budur. Kamu malını şahsi çıkarına dönüştürmek de. Yoksulun hakkını güçlüye peşkeş çekmek de. Savaşı ticarete, insan acısını ihaleye, kanı ise kazanca dönüştürmek de...

Kılıklar değişmiştir, yöntemler değişmiştir, tabelalar değişmiştir; fakat suç aynıdır. Dün yetimin kesesini boşaltanlarla bugün toplumun geleceğini yağmalayanlar arasında ahlaki bakımdan hiçbir fark yoktur. Çünkü her ikisi de kendisini savunamayacak olanın hakkına göz dikmektedir. Ve Kur'an-ı Kerimin diliyle söyleyecek olursak; onlar yalnızca servet biriktirmemekte, farkında olsalar da olmasalar da karınlarına ateş doldurmaktadırlar.

Kur'an'ın seçtiği imge tüyler ürpertir: "Karınlarına ateş doldururlar." İnsan ekmek yer, su içer, beslenir. Ama haksız kazanç gıda değil, kor parçasıdır. Adam servet biriktirdiğini sanır; oysa kendi içinde, bir gün her şeyini kül edecek yangını besler.

Modern dünyanın büyük yalanı tam da budur. Başarıyı ünvana bakarak ölçüyoruz: ne kadar kazandığını soruyoruz, nasıl kazandığını değil. Ne kadar büyüdüğüne alkış tutuyoruz, kimi ezerek büyüdüğünü görmezden geliyoruz. Gücüne hayran oluyoruz, o gücü hangi hakların cesedi üzerine kurduğunu hiç sormuyoruz.

Oysa tarih net konuşur: Adaletsizlik üzerine kurulan hiçbir düzen ayakta kalmamıştır. Roma da, Sovyetler de, sömürge imparatorlukları da, şişirilmiş finans balonları da dışarıdan dev gibi görünürken içlerindeki ateşle çökmüştür. Çünkü ateşin işi yakmaktır. Önce vicdanı yakar, sonra kurumları, sonra toplumu, en sonunda da o güce tapanların devletini.

Bugün eşitsizliğin uçurum olması, gelir dağılımının çürümesi, toplumların birbirine düşürülmesi tesadüf değil, tercih meselesidir. Dünyanın servetinin avuç içi kadar bir azınlıkta toplanması, milyarların ekmeğe muhtaç bırakılması; ayetin parmak bastığı o ahlâki çürümenin bugünkü adıdır.

Teknoloji uçuyor, yapay zekâ konuşuyor, araçlar uzaya gidiyor. Ama aynı gezegende milyonlarca çocuk aç yatıyorsa, milyonlarca genç yarınından umudunu kesmişse, milyonlarca insan emeğinin karşılığını alamıyorsa, ortada parlak bir uygarlık değil, makyajlı bir ahlâk enkazı vardır.

Fârâbî'nin erdemli şehri, servetin birkaç elde biriktiği değil; adaletin herkes arasında paylaşıldığı şehirdir. Aristoteles'in siyaseti, iktidarı elde tutmanın değil, ortak iyiyi gerçekleştirmenin mücadelesidir. Kur’an'ın hükmü ise nettir: Bir toplumun medeniyet iddiası, zayıfın hakkını koruyabildiği ölçüde anlam taşır. Yetimin, yoksulun, emekçinin ve kimsesizin hakkı çiğneniyorsa; yükselen binalar, büyüyen rakamlar ve parlayan vitrinler bir medeniyetin değil, büyük bir ahlaki çöküşün üzerini örten perdelerden ibarettir.

Bir toplumun büyüklüğü, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; yetiminin, yoksulunun ve en savunmasız ferdinin ne kadar güvende olduğu ile ölçülür. Bir devletin gerçek kudreti de yalnızca ekonomik rakamlarında, kurumlarının ihtişamında ya da makamlarının görkeminde değil; hakkı en çaresiz vatandaşına kadar ulaştırabilmesinde ve topluma faydalı bilgi üretenlerin emeğine saygı gösterebilmesinde saklıdır.

Çünkü ahlâk, yalnızca güçsüzü koruma sorumluluğu değildir; aynı zamanda hakkı hak sahibine teslim edebilme erdemidir. Bilgiyi üretenin hakkını gasp eden, emeği görünmez kılan veya başkasının fikrini kendi makamına basamak yapan kişi de adalet terazisini bozanlar arasındadır.

Nihayetinde insanın kıymeti ne servetinin büyüklüğüyle ne de unvanlarının ihtişamıyla belirlenir. Onun gerçek değeri; erdem karşısındaki tavrında, hakikat karşısındaki samimiyetinde ve başkalarının hakkına gösterdiği saygıda ortaya çıkar. Bilgiyi bir merdiven gibi kullanarak makamına makam, şöhretine şöhret eklemek için mi hareket ettiği; yoksa emeği ve hakkı sahibine teslim edecek bir vicdana mı sahip olduğu belirleyicidir.

Zira insanın hakikati, en çok da başkasının hakkına uzandığında elinin ne kadar titrediğinde görünür.

Nisâ Suresi'nin bu sarsıcı hükmü, geleceğe savrulmuş bir tehdit değil; insan tabiatına dair yapılmış derin bir teşhistir. Haksızlık ilk bakışta kazanç gibi görünür; servet getirir, nüfuz kazandırır, alkış toplar. Fakat her gasp edilen hak, her çalınan emek ve her çiğnenen adalet, insanın içinde kor haline gelmiş bir ateş bırakır. Zaman o ateşin üzerini külle örtebilir; fakat söndüremez. Çünkü ateşin değişmeyen bir adaleti vardır: En sonunda en çok, onu yakanı yakar.

Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar

Açıklama : Sumud (صمود), Arapça kökenli bir kelime olup etimolojik olarak "s-m-d" (ص-م-د) kökünden türemiştir. Kelime anlamı olarak direnmek, kararlılık, sebat etmek ve sarsılmaz azim manalarına gelir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.