Öne Çıkanlar Fener Rum Kilisesi CRISPRCas 9 Antalya Cumhuriyet Savcılığı Zeki Çakır Şeytan

NUH’UN GEMİSİNE BALIK NEDEN ALINMADI?

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

Bir Tek Balık Alınmadı Nuh’un Gemisine!

Murathan Mungan’ın Yaz Geçer kitabındaki “Alabalık ile Siyambalığı” şiirinde, insanın zihnine bir kez yerleşince bir daha çıkmayan iki dize vardır: Bir tek balık alınmadı Nuh’un Gemisine.

Şair hemen ardından balığın zaten tehlikenin tam içinde, kendi suyunda olduğunu hatırlatır.

Belki de çağımızı anlamak için tam burada durmak gerekiyor.

Nuh’un gemisi anlatısını yüzyıllardır kurtuluş üzerinden okuduk. Tufan geliyor, sular yükseliyor, hayat devam edebilsin diye canlılar gemiye alınıyor. Fakat anlatının en kenarında, kimsenin sormadığı, tek başına bekleyen bir soru duruyor:

Balık nerede?

Balık gemide değil. Çünkü herkes için felaket olan su, balığın hayatıdır.

Bu küçücük ayrıntı, siyaset teorisinden eğitime, teknolojiden insan haklarına kadar uzanan çok büyük bir soruyu önümüze koyar: Bir insanı kurtarmak için onu mutlaka bizim gemimize mi bindirmeliyiz?

AYNI TUFAN, FARKLI HAYATLAR

Modern dünya eşitliği uzun süre “aynılık” üzerinden kurmaya çalıştı.

Aynı eğitim modeli. Aynı başarı ölçüsü. Aynı kalkınma anlayışı. Aynı şehir. Aynı tüketim kültürü. Aynı hayat standardı. Aynı düşünme biçimi. Giderek aynı kelimeler, aynı görüntüler, aynı beğeniler, aynı tepkiler.

Oysa insanlık aynı değildir.

İnsanlar aynı toplumda yaşasalar bile aynı hafızadan, aynı kültürden, aynı yetenekten, aynı ihtiyaçtan, aynı hayat tecrübesinden gelmezler.

Dolayısıyla gerçek eşitlik herkesi aynılaştırmak değildir. Adalet, herkese aynı şeyi vermek değil, herkesin kendi varoluş imkânını koruyabilmesidir.

Balığa kanat vermek iyilik değildir. Kuşu suyun altında yaşamaya zorlamak eşitlik değildir.

Ve herkesi aynı gemiye bindirmek adalet değildir.

ÇAĞIMIZIN GÖRÜNMEZ GEMİLERİ

Bugünün gemileri tahtadan yapılmıyor. Bugünün gemileri görünmez.

İdeolojilerimiz var. Siyasi aidiyetlerimiz, ekonomik sistemlerimiz, kurumlarımız, şirketlerimiz, sosyal çevrelerimiz, dijital platformlarımız, algoritmalarımız var.

Ve her biri insana sessizce aynı cümleyi söylüyor: “Burada olmak istiyorsan bize benzemelisin.”

Böylece modern insan giderek yalnızca kendisine benzeyenlerin arasında yaşamaya başlıyor. Kendisi gibi düşüneni takip ediyor, kendisi gibi konuşanı dinliyor, kendisi gibi yaşayanla sosyalleşiyor. Kendisi gibi düşünmeyeni ise önce anlamaktan vazgeçiyor, sonra yabancılaştırıyor, sonunda tehdit olarak görüyor.

Toplum böylece ortak bir medeniyet alanı olmaktan çıkıp yan yana duran kapalı gemilere dönüşüyor. Her geminin kendi doğruları, kendi kahramanları, kendi düşmanları, kendi dili ve kendi hakikat sistemi oluşuyor.

Asıl tufan belki de tam burada başlıyor.

Çünkü medeniyet, birbirine benzeyen insanların bir arada yaşaması değildir. Medeniyet, birbirine benzemeyen insanların birbirini yok etmeden yaşayabilme sanatıdır.

ALGORİTMANIN GEMİSİ

Üstelik bu mesele 21. yüzyılda yalnızca siyasal ya da kültürel değildir. Dijitaldir.

Algoritmalar neyi okuyacağımızı, kimi takip edeceğimizi, hangi haberi göreceğimizi, hangi müziği dinleyeceğimizi giderek daha fazla belirliyor. İnsan seçtiğini düşünüyor; oysa çoğu zaman önüne daha önce seçilmiş seçenekler arasından seçim yapıyor.

Böylece tarihte belki ilk kez geminin kaptanı bile görünmez hâle geliyor. Rotayı bir insan değil, veri belirliyor.

Ve algoritmanın en sevdiği insan, tahmin edilebilir insandır.

Çünkü tahmin edilebilen ölçülebilir. Ölçülebilen sınıflandırılabilir. Sınıflandırılabilen yönlendirilebilir.

Burada özgürlüğün yeni sorusu doğuyor: Bize sunulan seçeneklerden birini seçmek gerçekten seçmek midir? Yoksa özgürlük bazen seçeneklerin dışına çıkabilme cesareti midir?

Balık tam burada yeniden karşımıza çıkar. Çünkü balık geminin yolcusu değildir. Kendi suyunun içindedir.

SINIFIN GEMİSİ

Aynı mesele eğitim için de geçerlidir.

Çocukları aynı sıralara oturtuyoruz. Aynı saatlerde aynı dersleri veriyoruz. Aynı soruları soruyoruz. Sonra aynı cevapları vermelerini bekliyoruz.

Oysa bir çocuk müzikte olağanüstüdür, diğeri matematikte. Birinin güçlü bir sosyal zekâsı vardır. Biri elleriyle düşünür, biri kelimelerle. Biri sessizdir ama derindir; biri konuşarak öğrenir.

Sistem çoğu zaman hepsine aynı soruyu sorar ve verdikleri cevaba göre “başarılı” ya da “başarısız” olduklarına karar verir. Belki de eğitimde yapmamız gereken, çocukları aynı gemiye bindirmek değil, her çocuğun kendi suyunu bulmasına yardım etmektir. Çünkü eğitimin amacı insan üretmek değildir. İnsanın içindeki imkânı ortaya çıkarmaktır.

BÜYÜK İMTİHAN

Güçlü toplum, farklılıkların ortadan kaldırıldığı toplum değildir. Tam tersine, farklılıkların ortak bir hukuk, adalet ve aidiyet duygusu içinde yaşayabildiği toplumdur.

Bir medeniyet herkese “benim gibi ol” dememelidir. Şunu diyebilmelidir: “Sen olarak burada yaşayabilirsin.”

Bu, medeniyet tarihinin en zor cümlelerinden biridir. Çünkü tahammül etmek başka, birlikte yaşamak başkadır. Tahammülde gizli bir üstünlük vardır; yaşamdaşlıkta ise karşılıklı bir varoluş hakkı.

Burada bir ayrımı da yapmak gerekir: Gemi kötü değildir. Gemi gereklidir; tufan karşısında hayatı korur. Sorun geminin varlığı değil, geminin tek mümkün hayat olduğuna inanılmasıdır.

İnsanlık tarihindeki pek çok büyük düşünce ve sistem, başlangıçta insanı kurtarma iddiasıyla çıktı ortaya. Sonra bazıları en büyük yanılgıya düştü: kendi kurtuluş tariflerini herkes için zorunlu hâle getirdiler. Oysa hiçbir medeniyet tasavvuru, insanın çeşitliliğini ortadan kaldırarak kalıcı olamaz.

Hayat standardizasyonla değil çeşitlilikle devam eder.

Doğa bunu bize milyonlarca yıldır anlatıyor. Ormanda tek bir ağaç türü yoktur. Denizde tek bir balık yoktur. Gökyüzünde tek bir kuş uçmaz.

Burada önemli bir soru kendini gösteriyor: İnsan, doğada hayranlıkla izlediği çeşitliliği toplumda neden tehdit olarak algılıyor?

PEKİ BALIK NEDEN ALINMADI?

Şimdi başlangıçtaki soruya dönelim.

Balık unutulduğu için mi gemiye alınmadı?

Hayır! Belki tam tersine: ne olduğu bilindiği için alınmadı. Çünkü gerçek hikmet yalnızca kimi kurtaracağını bilmek değildir. Kimin kurtarılmaya ihtiyacı olmadığını da bilmektir.

Bazen yardım etmek müdahale etmemektir. Bazen korumak özgür bırakmaktır. Bazen eşitlik aynı şeyi vermemektir. Bazen adalet, farklı olanın farklı kalabilmesine izin vermektir.

Ve bazen kurtuluş bir gemiye binmek değil, kendi suyunda kalabilmektir. Mungan’ın birkaç dizeye sığdırdığı o balık, bu yüzden yalnızca şiirin balığı değildir.

O balık; kendi düşüncesini koruyan insandır. Kalabalığın yöneldiği yere gitmek zorunda olmadığını bilen insandır. Kendisine sunulan hakikatleri sorgulayabilen insandır. Kendi sesini başkalarının gürültüsünden ayırabilen insandır.

Ve belki en önemlisi, kendisine durmadan “buraya gel, bizim gemimize bin, kurtuluş burada” diyenlere şu soruyu sorabilen insandır:

“Ya benim hayatım sizin geminizde değilse?”

Yüzyılın büyük meselesi belki de yeni gemiler yapmak değildir. İnsanlığa daha büyük, daha teknolojik, daha hızlı gemiler de yetmeyebilir.

Asıl mesele, geminin dışında da hayat olduğunu hatırlayabilecek bir medeniyet aklı geliştirmektir. Çünkü geleceğin toplumu, herkesi aynı gemiye bindiren toplum olmayacaktır. Geleceğin gerçek medeniyeti; gemidekini koruyan, kıyıdakini gören, gökyüzündeki kuşun kanadına dokunmayan ve sudaki balığı sudan çıkarmayan medeniyet olacaktır.

Belki o balığın bize bıraktığı en ağır soru da budur: Tufandan kurtulmak adına kaç insanı kendi suyundan çıkardık?

Ve belki daha ağırı: Onları kurtardığımızı zannederken kaçını kendimiz olmaya zorladık?

O balık gemiye alınmadı.

Belki de alınmadığı için kurtuldu!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Saliha 3 saat önce

bildiğim kadar ile denizde yaşayan canlı sayısı daha fazla ))