Dr. Nurfer TERCAN
Herkesin bir dünya görüşü vardır; fakat pek azının gerçekten kendisine ait bir dünya görüşü vardır.
Çünkü insanların çoğu düşüncesini üretmez, düşüncesini devralır. Doğduğu evin diliyle konuşur, ailesinin korkularını miras alır, mahallesinin öfkesiyle büyür, okulunun ezberleriyle düşünür. Tarihin yükünü sırtında, coğrafyanın iklimini ruhunda, genetiğinin sessiz kayıtlarını bedeninde taşır. Buna bugün “bagaj” diyorlar. Oysa bu bagaj değildir; bu, insanın içine doğduğu, göremediği yazgı haritasıdır.
Asıl soru tam burada başlar.
İnsan gerçekten kimdir?
Daha keskin soralım: İnsan, kendisi midir; yoksa kendisine yüklenmiş bütün belirlenimlerin toplamı mı? Belki de felsefenin en eski, en cevapsız sorusu budur.
Her insan, yaşadığı toplumun avuç içine sığdırılmış bir modelidir. Toplum dev bir aynaysa, insan onun küçültülmüş yansımasıdır.
Bir tek bireyi dikkatle okuyun; içinde bütün bir medeniyeti bulursunuz. Kelimelerinde tarihini, öfkesinde siyasetini, korkularında ailesini, arzularında ekonomisini, sessizliğinde ise çağını okursunuz.
Çünkü “ben”, yalnızca bana ait değildir. Ben; ailemin, toplumumun, tarihimin, coğrafyamın ve biyolojimin ortak cümlesiyim.
Ama işte tam da bu yüzden yakıcı bir soru doğar: Eğer ben yalnızca bunların toplamıysam, özgürlük nerede?
Yüzyıllardır Aristoteles’in o meşhur tanımı tekrarlanır: “İnsan, düşünebilen hayvandır.”
Hayır. Bu tanım artık insanı açıklamıyor.
Çünkü bugün düşünen makineler var. Veriyi işleyen algoritmalar, muhakeme kurabilen yapay zekâlar var. İnsanı yalnızca “düşünebilen (yetisi olan) varlık” diye tanımlarsak, yarının makineleri bizi kendi tanımımızdan sürüp çıkaracaktır.
Demek ki insanı yeniden tarif etmek zorundayız.
İnsan; yalnızca düşünen değil, kendi düşüncesini sorgulayabilen varlıktır.
Yalnızca bilen değil, bildiğini inkâr edebilendir.
Yalnızca yaşayan değil, yaşadığını fark edendir.
Yalnızca var olan değil, var oluşunu anlamlandırmaya çalışan tek varlıktır.
İnsan, kendini aşabilme ihtimali taşıyan tek varlıktır.
Biyolojisini aştığı kadar insandır.
Toplumunu aştığı kadar insandır.
Tarihini aştığı kadar insandır.
Ve nihayet, kendini aştığı kadar insandır.
Ali Şeriati bu yüzden “beşer” ile “insan” arasına derin bir çizgi çeker.
Beşer doğar; insan inşa edilir.
Beşer nefes alır; insanın bilinçli bir varlık olarak kabul edililir; kendisinin, çevresinin ve yaşadığı deneyimlerin farkında olma hali ile ifade edilir.
Beşer tüketir; insan üretir.
Beşer yaşar; insan yaşadığını sorgular.
Beşer bir biyolojidir; insan bir ahlâkî karardır.
Dolayısıyla kimse insan olarak doğmaz. Herkes yalnızca beşer olarak dünyaya gelir. İnsan olmak ise ömür boyu süren bir irade terbiyesidir.
Şeriati’nin dört zindanı bugün hiç olmadığı kadar güncel: Tabiat, tarih, toplum ve benlik.
Fakat çağımız bunlara görünmez bir beşinci zindan ekledi.
DİJİTAL ZİNDAN
Artık insan yalnızca doğanın, yalnızca tarihin, yalnızca toplumun değil; artık algoritmanın da ürünüdür.
Ne düşüneceğine ekran karar veriyor.
Ne hissedeceğine akış karar veriyor.
Neyi beğeneceğine reklam karar veriyor.
Neye öfkeleneceğine gündem karar veriyor.
Kimi seveceğine trend, kimi düşman bileceğine veri merkezi karar veriyor.
İnsan artık yalnızca toplum tarafından değil, kod tarafından biçimlendiriliyor.
Ve bu yeni zindanın parmaklıkları demirden değil. Camdan da değil. Parmaklıkları görünmez. Adı: Algoritmik Konfor. İnsan ilk kez öyle bir hücreye kapatıldı ki, duvarlarını sevdiği için kaçmak istemiyor.
Ama bütün bunların içinde en korkuncu, hâlâ dördüncü zindandır: İnsanın kendi nefsi.
Çünkü insanı en çok aldatan düşman dışarıda değil, içeridedir. İnsan çoğu zaman başkasının zulmüne düşmeden önce kendi arzusunun kölesidir.
Şöhret. Para. Güç. Unvan. Takdir edilme açlığı. Sürekli görünme hırsı. Haklı çıkma tutkusu. Başkasının üzerine basarak yükselme iştahı.
Modern çağ bütün bunlara “başarı” diyor. Şeriati’nin bunlara verdiği ad ise tek kelimedir: Esaret.
Bugün insanın zincirleri demirden dövülmüyor. CV’lerden, takipçi sayılarından, markalardan, lüks tüketimden, diplomalardan dövülüyor. Ve en acısı: İnsan kendi zindanını kendi elleriyle örüyor, üstelik bu duvara “özgürlük” adını veriyor.
Bugünün en büyük trajedisi cehalet değildir.
Çünkü bilgi, tarihin hiçbir çağında olmadığı kadar erişilebilir. Bugünün felaketi, bilginin artık karakter üretmemesidir.
İnsan çok biliyor, az düşünüyor.
Çok konuşuyor, az anlıyor.
Çok görüyor, hiçbir şeyi temaşa edemiyor.
Her yere bağlı, hiçbir yere ait değil.
Durmadan iletişim kuruyor, bir kez bile temas edemiyor.
Teknoloji büyüyor, vicdan küçülüyor.
Şehirler yükseliyor, insan alçalıyor.
Veri çoğalıyor, hikmet tükeniyor.
Asıl mesele teknoloji değildir. Asıl mesele, o teknolojiyi kullanan insanın ahlâkıdır.
Yapay zekâ insanlığı tehdit etmiyor; insanın kendi ruhunu yapaylaştırması tehdit ediyor. Tehlike, makinenin bilinç kazanması değil; insanın bilinç kaybetmesidir.
Ve bilinç kaybı, her medeniyetin çöküşünü haber veren ilk sessizliktir.
Bu yüzden bugün yeni bir insan tanımına muhtacız.
İnsan; hakikati konforuna tercih edebilen varlıktır.
İnsan; kendi nefsine itiraz edebilen tek varlıktır.
İnsan; başkasını değiştirmeye kalkmadan önce kendini dönüştürmeye cesaret eden varlıktır.
İnsan; kendini yeniden doğurabilen, inşa edebilen tek varlıktır (kendi kendisine, kendi dünyasında)…..
Artık mesele yeni şehirler kurmak değil, yeni insan kurmaktır.
Yeni ekonomi üretmek değil, yeni vicdan üretmektir.
Yeni teknoloji yapmak değil, yeni ahlâk kurmaktır.
Yeni kurumlar dikmek değil, yeni karakterler yetiştirmektir.
Çünkü bütün medeniyetler önce taşlarını değil, insanlarını inşa eder. İnsan çürümüşse, medeniyet çoktan çökmüştür; kanunlar bu çöküşü yalnızca erteler.
VE SON SÖZ
Bugün dünyanın en büyük krizi ekonomi değildir. Savaş değildir. Enerji değildir. İklim değildir.
Dünyanın en büyük krizi, insanın kendini unutmuş olmasıdır.
Kendini unutan insan ailesini unutur, toplumunu unutur, medeniyetini unutur, inancını unutur. Ve sonunda kendine benzeyen makineler üretmeye başlar. Çünkü insan, eninde sonunda inandığı şeye dönüşür.
O hâlde sorulması gereken son soru şudur:
Biz gerçekten özgür insanlar mıyız? Yoksa yalnızca zindanımızın dekorunu değiştirip kendini hür sanan modern mahkûmlar mı?
İnsanlığın geleceği, bu soruya verilecek cevapta gizlidir.
Çünkü çağımızın en büyük devrimi yeni bir teknoloji değil; kendi zindanını fark eden insanın yeniden insan olduğunu farkındalığına ulaşabilme cesaretidir.
Ve belki de medeniyet, tam da burada, bu cesaretin eşiğinde yeniden başlayacaktır.



