Yazan Dr. Nurfer TERCAN
İster bir emir olarak duyulsun, ister bir manifesto olarak, ister insanı insandan daha iyi tanıyan kadim bir tecrübenin tavsiyesi olarak…
Bu seslenişin merkezinde kitaplardan önce insan vardır. Çünkü insan dünyayı okumaya başlamadan önce, dünyaya hangi gözlerle baktığını bilmek zorundadır. Kendi zihninin koridorlarını tanımayan, duygularının nereden geldiğini bilmeyen, arzularının hangisinin gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edemeyen insan; önüne açılan dünyayı da olduğu gibi değil, kendi içindeki karmaşanın izin verdiği biçimde görür.
Bu nedenle belki de bütün okumaların başlangıç cümlesi şudur: Kendini oku. Sonra yakınındaki dünyayı. Sonra bütün dünyayı. Ve nihayet kâinatı.
Fakat insanın en zor okuduğu metin yine kendisidir. Kitap sessizce önümüzde durur; insan ise kendisini okurken kendi korkularıyla, ihtiraslarıyla, kibriyle, bastırdığı duygularıyla ve yıllarca hakikat sandığı yanılsamalarıyla karşılaşır.
Kaos Dışarıda mı, İçeride mi?
Bugün sık sık dünyanın kaotik olduğundan söz ediyoruz. Siyaset kaotik. Ekonomi kaotik. Toplum kaotik. İlişkiler kaotik.
Oysa belki daha zor bir soruyu sormamız gerekiyor: Ya kaos yalnızca dışarıda değilse? Ya dışarıda gördüğümüz düzensizliğin bir bölümü, insanın iç dünyasının toplumsal alana taşmış biçimiyse?
İç düzenini kuramamış insan, zamanla düzensizliği normal kabul etmeye başlar. Sükûnet ona yabancı gelir. Huzurdan sıkılır. Sessizlik, onu kendi iç sesiyle baş başa bırakacağı için rahatsız eder. Kriz yoksa kriz üretir. Tartışma yoksa tartışma çıkarır. Bir mesele çözülmeye başladığında başka bir mesele bulur.
Bazı insanlar için kaos artık yaşanan bir durum değil, var olma biçimidir.
İçerideki fırtına dışarıya taşar. Ve insan, kendi içindeki düzensizliği fark etmek yerine çevresindeki insanların düzenini bozmaya başlar. Bir süre sonra yalnızca kendisi yorulmaz; bulunduğu her ortamı da yorar. Aileyi. İşyerini. Sokağı. Toplumu. Çünkü huzursuzluk da huzur kadar bulaşıcıdır.
Etiketler Çağında İnsan
Daha tehlikeli olan, bu içsel düzensizliğin çağımızın güç ve menfaat ilişkileriyle birleşmesidir. İnsan kim olduğunu karakteriyle değil, sahip olduğu etiketlerle anlatmaya başladığında başka bir kırılma ortaya çıkar.
Makam. Unvan. Para. Çevre. Aidiyet. “Bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar”…
İnsan kendi değerini bunların üzerinden kurmaya başladığında içindeki teraziyi dışarıya teslim eder. Artık doğru olan, gerçekten doğru olduğu için doğru değildir; bizimkiler söylediği için doğrudur. Yanlış olan, gerçekten yanlış olduğu için yanlış değildir; ötekiler yaptığı için yanlıştır.
Zihinsel özgürlüğün kaybedildiği yer burasıdır.
İnsan düşüncelerini teslim eder. Vicdanını teslim eder. Seçme yeteneğini teslim eder. Sonra kendisinin seçtiğini zannederken aslında seçilmiş seçenekler arasında dolaşmaya başlar. Kendisi düşünmez; grubunun düşüncesini tekrarlar. Kendisi öfkelenmez; ona gösterilen şeye öfkelenir. Kendisi nefret etmez; nefret edeceği kişiler önüne konulur.
Böylece insan giderek kendi zihninin öznesi olmaktan çıkar. Ve kalabalıklar büyürken insan küçülür.
Çürüme Böyle Başlar
Toplumsal çürüme büyük felaketlerle başlamaz. Çoğu zaman küçük kabullenişlerle başlar.
Liyakatsizliği görüp susmakla. Haksızlığı yapan “bizden” olduğu için görmezden gelmekle. Paranın karakterden daha değerli hâle gelmesiyle. Bilginin değil, yüksek sesin itibar görmesiyle. İnsanın kim olduğundan çok kimin yanında durduğunun önemsenmesiyle.
Sonra toplum yavaş yavaş kelimelerini değiştirir. Vicdanın yerine menfaat gelir. Liyakatin yerine sadakat. Hakikatin yerine algı.
Karakterin yerine statü.
Ve bir gün herkes aynı kelimeyi kullanmaya başlar: çürüme. Oysa çürüme o gün başlamamıştır. Biz yalnızca kokusunu o gün almaya başlamışızdır.
Nevâbit: Çürümüş Şehrin Filizleri
Fakat çağın bütün hikâyesi bundan ibaret değil. Bir başka insan tipi de belirginleşiyor: gürültüden yorulan, kendisine ait olmayan öfkeleri taşımak istemeyen, her tartışmaya katılmak ve her söze cevap vermek zorunda olmadığını fark eden insan.
Fârâbî, erdemli şehrin içinde kendiliğinden biten yabani otlara nevâbit adını verirdi; ekilmedikleri hâlde çıkan, şehrin ortak ölçüsüne uymayanlar. Onun için bu bir kusurdu. Fakat İbn Bâcce, birkaç yüzyıl sonra aynı kavramı tersine çevirdi: şehir bozulduğunda, düzene uymayan artık kusur değildir. Çürümüş bir düzenin içinde doğru düşünmeye devam eden insan, kendiliğinden biten o filizdir.
Bugünün nevâbiti dağa çıkmıyor. Kalabalığın ortasında da kendi toprağını koruyabiliyor.
Telefonunu susturarak. Her tartışmaya cevap vermeyerek. Her haberi tüketmeyerek. Kendisine sunulan her öfkeyi satın almayarak. Her grubun parçası olmak zorunda olmadığını anlayarak. Kendisini sürekli göstermeye çalışmayarak. Ve en önemlisi, zaman zaman kendi içine dönerek.
Bu, dünyadan vazgeçmek değildir. Dünyanın insanın zihnini bütünüyle ele geçirmesine itiraz etmektir.
İnsanın korunması gereken son coğrafyası kendi zihnidir.
Orası da işgal edildiğinde geriye yalnızca biyolojik olarak yaşayan, fakat neyi neden düşündüğünü bilmeyen bir varlık kalır. Bu nedenle çağımızın en büyük özgürlük mücadelelerinden biri artık sokakta değil, insanın zihninde yaşanıyor olabilir.
Kendini Okumak
“Kendini oku” çağrısı tam burada yeniden anlam kazanıyor. Kendini okumak, kendini sürekli haklı çıkarmak değildir. Tam tersine, kendi yanlışlarını görebilecek cesareti göstermektir.
Ben neden öfkeleniyorum? Neden bu kadar kolay taraf oluyorum? Neden başkasının başarısı beni rahatsız ediyor? Neden makam karşısında eğiliyorum? Neden para karşısında değerlerim değişiyor? Neden sürekli onaylanmak istiyorum? Neden grubumun yanlışını savunabiliyorum? Neden karşımdaki insanı dinlemek yerine onu hangi kutuya koyacağımı düşünüyorum?
Gerçek okuma burada başlar. Kendisini okuyamayan insan, önüne dünyanın bütün kitaplarını koysanız da yalnızca kendi önyargılarını okumaya devam eder.
Yakınındaki Dünyayı Oku
Sonra ikinci halka gelir. İçinde yaşadığın toplumu oku. Sokağı oku. Gençleri oku. Yaşlıların sessizliğini oku. Çocukların kaygısını oku.
Ailenin dönüşümünü oku. Şehirlerin neden ruhsuzlaştığını oku. Herkesin konuştuğunu fakat kimsenin kimseyi dinlemediğini oku.
Toplum dediğimiz şey soyut bir yapı değildir. Toplum, milyonlarca iç dünyanın yan yana gelmesidir.
İç dünyalar bozulduğunda kurumlar da bozulur. İnsan bozulduğunda şehir bozulur. Ölçü bozulduğunda adalet bozulur. Dil bozulduğunda düşünce bozulur. Ve düşünce bozulduğunda, medeniyetin dış cephesi ne kadar gösterişli olursa olsun içeride taşıyıcı kolonlar çatlamaya başlar.
Bütün Dünyayı Oku
Fakat kendi dünyamız da yeterli değildir. Başka insanları oku. Başka toplumları. Başka kültürleri. Başka fikirleri. Sana benzemeyeni.
Senin gibi düşünmeyeni.
Çünkü yalnızca kendi mahallesini okuyan insan, bir süre sonra mahallesini dünya zannetmeye başlar. Oysa hakikat bizim çevremizden daha büyüktür. Dünya bizim kabullerimize göre kurulmamıştır. İnsanlık bizim grubumuzdan ibaret değildir.
Belki olgunlaşmanın en önemli göstergelerinden biri de insanın, kendisine benzemeyen birinin varlığından rahatsız olmamayı öğrenmesidir.
Kâinatı Oku
Ve nihayet: gökyüzünü, toprağı, suyu, mevsimleri, doğumu, ölümü, zamanı oku. Tabiatın sessiz ölçüsünü. Bir ağacın acele etmeden büyümesini. Bir nehrin önüne çıkan taşı parçalamadan etrafından dolaşmasını. Gecenin gündüze, kışın bahara yer açmasını…
İnsan kâinata baktığında çok basit fakat ağır bir hakikat görür:
Kâinat bağırmıyor. Güneş kendisini ispatlamaya çalışmıyor.
Ağaç alkış beklemiyor. Okyanus unvan taşımıyor.
Toprak makam sormuyor.
Hayat, insanın kurduğu bütün yapay hiyerarşilerin dışında kendi büyük düzenini sürdürüyor. Belki insanın yeniden öğrenmesi gereken şey tam da budur: Düzen, gürültü değildir. Güç, tahakküm değildir. Değer, görünürlük değildir. Sessizlik, zayıflık değildir.
Çağın En Büyük Ayrımı
Önümüzdeki yıllarda toplumların en önemli ayrımı, siyasi ve ekonomik ayrımlardan önce başka bir yerde ortaya çıkabilir: kaostan beslenenlerle iç düzenini kurmaya çalışanlar arasında.
Bir tarafta sürekli daha fazla gürültü, daha fazla öfke, daha fazla gösteriş, daha fazla aidiyet ve daha fazla güç isteyen insan. Diğer tarafta kendisine küçük ama sahici bir hayat alanı açmaya çalışan nevâbit.
Birincisi dünyayı ele geçirmek ister. İkincisi önce kendisini kaybetmemeye çalışır.
Ve belki geleceğin gerçek medeniyet kurucuları, en yüksek sesle konuşanlar değil; bu büyük gürültünün içinde kendiliğinden bitenler, zihnini, vicdanını ve ölçüsünü koruyabilenler olacaktır.
Çünkü insanlık bugün bir bilgi krizinden çok daha derin bir kriz yaşıyor: kendini okuyamama krizi.
Oku. Ama yalnızca önündeki metni değil.
Kendini oku. Yakınındaki dünyayı oku.
Bütün dünyayı oku. Kâinatı oku.
Ve bütün bunları okuduktan sonra bir kez daha kendine dön. Çünkü bütün büyük yolculukların sonunda insanın karşısına yine aynı soru çıkar: Bütün bu dünyanın içinde sen kimsin?
Belki çağımızın en büyük devrimi, dünyayı değiştirmek iddiasıyla başlamayacaktır. Belki çok daha sessiz bir yerde başlayacaktır: insanın kendi zihninde, kendi vicdanında, kendi iç düzeninde.
Çünkü bazen bir toplumun çürümesine karşı yapılabilecek en güçlü şey, dünyayı daha fazla gürültüyle düzeltmeye çalışmak değil; çürümeyi kendi içinde başlatmamaktır.
Ve bazen medeniyet, tam da budur: Kaosun ortasında insan kalabilmek.




okumayiz her derdimiz oldu ancak öyle bir dedimiz hiç olmadı