Öne Çıkanlar Problem• Acun• Küresel Darbe• Brüksel• Elon Musk•

SORUNU KONUŞTUK, PEKİ KİM ÇÖZECEK?

Yazan Prof. Dr. Tansel TERCAN

Türkiye turizmi, sorunlarını tanımlamakta gösterdiği başarıyı, onları çözmekte de gösterebiliyor mu?

Belki de bugün sektörün kendisine sorması gereken en önemli soru budur.

Antalya, 26–28 Ekim tarihlerinde sekizincisi düzenlenen Uluslararası Antalya Turizm Fuarı ATF26 ile bir kez daha küresel turizm endüstrisinin önemli buluşma noktalarından biri hâline geldi. ANFAŞ Antalya Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilen organizasyon, 100’ü aşkın ülkeden 40 binin üzerinde profesyonel katılımı hedefleyen uluslararası ölçeğiyle, Türkiye turizminin ticari gücünü ve küresel bağlantılarını ortaya koyuyor.

Belirsizlikte liderlik, maliyet baskıları, fiyat rekabeti, Avrupa pazarının geleceği, dijital dönüşüm, yapay zekâ, şehir markaları ve yeni kuşakların kariyer beklentileri…

Başlıklar değişiyor, konuşmacılar değişiyor, ekonomik koşullar değişiyor. Peki, sorunlarımız gerçekten değişiyor mu?

Maliyetlerin yükseldiğini, turizm sezonunun belirli aylara sıkıştığını, kişi başına gelirin artırılması gerektiğini, dağıtım kanallarındaki bağımlılıkları ve nitelikli insan kaynağı açığını yıllardır konuşuyoruz. Her fuarda, her kongrede, her sezon değerlendirmesinde benzer tespitler yapıyoruz.

Sektörün bilgi birikimi artıyor. Raporlar çoğalıyor. Sunumlar gelişiyor. Sorunlar giderek daha profesyonel bir dille tanımlanıyor. Fakat bir sorunu her yıl daha iyi anlatabiliyor olmamız, onu çözmeye yaklaştığımız anlamına gelmiyor.

Artık Türkiye turizminin yeni bir sorun listesine değil, sorunları çözüme dönüştürecek kurumsal bir mimariye ihtiyacı var. Çünkü fuarlarda sorunlar konuşulur; sektör ise çözümlerle ayakta kalır.

Sorumluluğun Dağılması: Herkesin Bildiği, Kimsenin Sahiplenmediği Sorunlar

Sosyal psikolojide John Darley ve Bibb Latané’nin 1968 yılında gerçekleştirdiği çalışmalar, sorumluluğun birden fazla kişi arasında paylaşıldığı durumlarda bireysel müdahale eğiliminin azalabildiğini ortaya koymuştur. Bu olgu, sorumluluğun dağılması olarak bilinir.

Elbette bireysel davranış üzerine yapılan bu deneyleri, turizm sektöründeki karmaşık kurumsal ilişkilerle birebir özdeşleştirmek mümkün değildir. Ancak kavram, sektörün karar alma sorunlarını anlamak için düşündürücü bir çerçeve sunmaktadır.

Otelci maliyetleri konuşur ve kamusal destek bekler. Kamu, sektörün dönüşüm kapasitesine işaret eder. Yerel yönetimler kaynak ve yetki sınırlarını hatırlatır. Tur operatörleri pazar koşullarını, havayolları operasyonel maliyetleri, eğitim kurumları ise sektörün insan kaynağına ilişkin beklentilerini gündeme getirir.

Her kurumun kendi açısından geçerli gerekçeleri bulunabilir. Fakat bütün bu gerekçeler ortak bir uygulama planına dönüşmediğinde, ortaya kurumsal bir hareketsizlik çıkabilir.

Herkes sorunun farkındadır. Herkes çözümün gerekli olduğunu kabul eder. Ancak çözümün kimin sorumluluğunda olduğu yeterince açık değildir.

Bu nedenle artık her sektör toplantısının sonunda üç sorunun cevabı verilmelidir: Kim yapacak? Ne zaman yapacak? Başarıyı neyle ölçeceğiz?

Bu üç sorunun karşılığı bulunmadığında, en etkileyici konuşma bile uygulamaya dönüşmeyen iyi bir niyet beyanı olarak kalır.

Birinci Mesele: Belirsizliği Yönetemeyen, Geleceğini Planlayamaz

Turizm, jeopolitik gelişmelere, ekonomik dalgalanmalara, döviz hareketlerine, enerji fiyatlarına ve tüketici davranışlarındaki değişimlere duyarlı bir sektördür. Bu nedenle belirsizlik, turizmin geçici bir sorunu değil, yönetilmesi gereken kalıcı gerçeklerinden biridir.

ATF26 açılışında da finansman, küresel rekabet ve sektörün değişen ekonomik koşullara uyum kapasitesi önemli gündem maddeleri arasında yer aldı.

Ancak belirsizlik karşısında dayanıklı olmak, yalnızca güçlü bir finansal yapıya sahip olmak anlamına gelmez. Asıl dayanıklılık, farklı koşullar karşısında önceden hazırlanmış karar seçeneklerine sahip olmaktır.

Her otel işletmesi bütçesini yalnızca tek bir büyüme beklentisine göre değil; iyimser, temel ve olumsuz senaryolar üzerinden hazırlamalıdır.

Erken rezervasyonların hedefin altında kalması durumunda hangi pazarlara yönelineceği, hangi maliyetlerin yeniden düzenleneceği, hangi yatırımların ertelenebileceği ve hangi operasyonel kapasitenin korunacağı sezon başlamadan belirlenmelidir.

Enerji ve su verimliliği yatırımları da yalnızca çevresel duyarlılığın değil, işletmenin uzun vadeli rekabet gücünün bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Her otelin finans, satış ve operasyon ekiplerinin ortak çalıştığı bir erken uyarı ve senaryo yönetimi sistemi oluşturmasını öneriyorum.

Başarı, yalnızca bütçe hedeflerine ulaşmakla değil; beklenmedik koşullarda karar alma süresinin kısalması, satılan oda başına kaynak maliyetlerinin kontrol edilmesi ve işletmenin hizmet kalitesini koruyabilmesiyle ölçülmelidir.

Belirsizliği ortadan kaldıramayız. Ancak belirsizlik karşısında hazırlıksız kalmayı önleyebiliriz.

İkinci Mesele: Fiyat Rekabetinden Değer Rekabetine Geçiş

Türkiye turizminin üzerinde yeniden düşünmesi gereken temel konulardan biri, rekabet anlayışıdır.

Uzun yıllar boyunca yüksek hizmet kalitesini uygun fiyatla sunabilmek, önemli bir rekabet avantajı oluşturdu. Ancak yükselen maliyetler, değişen tüketici beklentileri ve küresel rekabet koşulları, yalnızca fiyat üzerinden sürdürülen büyümenin sınırlarını daha görünür hâle getiriyor.

Bugün sorulması gereken soru şudur: Fiyatla rekabet etme imkânımız daraldığında, misafire hangi özgün değeri sunacağız?

Ekonomist Garrett Hardin’in 1968 yılında ortaya koyduğu Ortak Malların Trajedisi yaklaşımı, ortak kaynakların bireysel çıkarlar doğrultusunda aşırı kullanımının nasıl kolektif kayıplar yaratabileceğini açıklar.

Bir turizm destinasyonunu doğrudan ortak mülkiyet konusu olan bir kaynakla özdeşleştirmek doğru değildir. Ancak destinasyonun doğal çevresi, kültürel mirası, altyapısı ve itibarı, çok sayıda işletmenin birlikte yararlandığı ortak değerlerdir.

Bir otel yalnızca kendi satışlarını düşünerek hareket edebilir. Fakat destinasyonun kültürel kimliği zayıfladığında, çevresel kalitesi bozulduğunda veya hizmet itibarı aşındığında bundan bütün işletmeler etkilenir.

Nobel ödüllü Elinor Ostrom’un ortak kaynak yönetimi çalışmaları, bu tür ortak değerlerin açık kurallar, katılımcı yönetişim ve izleme mekanizmalarıyla korunabileceğini göstermiştir.

Türkiye turizminin ihtiyacı da destinasyonların ortak değerini koruyan bir iş birliği kültürüdür. Bu iş birliği, işletmelerin fiyatlarını birlikte belirlemesi anlamına gelmemelidir. Rekabet hukukuna uygun biçimde çevresel kalite, erişilebilirlik, kültürel mirasın korunması, yerel gastronomi ve hizmet standartları gibi ortak alanlarda geliştirilmelidir.

Her destinasyon, kendi özgün değer önerisini tanımlamalıdır.

Antalya yalnızca güneş ve deniz değildir. Anadolu yalnızca konaklama kapasitesi değildir. Türkiye yalnızca fiyat-performans dengesiyle anlatılabilecek bir turizm ülkesi değildir.

Kültürel hafızamız, gastronomimiz, tarihimiz, doğamız ve misafirperverlik geleneğimiz, ekonomik değere dönüştürülebilecek büyük bir birikimdir. Ancak bu birikimin ekonomik karşılık bulması için ürünleştirilmesi, doğru anlatılması ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesi gerekir.

Bu dönüşümün başarısı, yalnızca ortalama oda fiyatıyla değil; misafir başına toplam gelir, tekrar ziyaret oranı, yerel ekonomiye katkı ve destinasyon memnuniyetiyle değerlendirilmelidir.

Bir destinasyonun gerçek değeri, ne kadar ucuza satıldığıyla değil, neden özellikle tercih edildiğiyle anlaşılır.

Üçüncü Mesele: Sezonu Uzatmak İçin Takvimi Değil, Turizm Ürününü Değiştirmek

Türkiye turizminin önemli yapısal sorunlarından biri, belirli bölgelerde ekonomik faaliyetlerin yılın sınırlı dönemlerinde yoğunlaşmasıdır.

Bu durum yalnızca otel doluluklarını etkilemez. İstihdamın sürekliliğini, tedarik zincirlerini, yerel esnafın gelirini, çalışanların mesleki gelişimini ve destinasyonların ekonomik dayanıklılığını da etkiler.

ATF26 gündeminde sezonun uzatılması, turizm gelirinin niteliği ve alternatif turizm ürünleri üzerinde durulması bu açıdan önemlidir.

Ancak sezonu uzatmak, yalnızca otellerin daha fazla ay açık kalmasını istemekle mümkün değildir. Talebin oluşmadığı bir dönemde konaklama kapasitesini açık tutmak, tek başına ekonomik sürdürülebilirlik sağlamaz.

Öncelikle o dönemde seyahat etmeyi anlamlı kılacak bir ürün geliştirilmelidir.

Kongreler, spor organizasyonları, sağlık ve termal turizm, gastronomi rotaları, kültür etkinlikleri, doğa deneyimleri, eğitim programları ve uzun süreli konaklama modelleri bu dönüşümün önemli araçlarıdır.

Her büyük turizm bölgesi için en az iki yıl önceden duyurulan, on iki aylık bütünleşik bir destinasyon takvimi hazırlanmasını öneriyorum.

Bu takvim yalnızca etkinliklerden oluşmamalıdır. Ulaşım bağlantıları, açık kalacak işletmeler, insan kaynağı ihtiyacı, tanıtım bütçeleri ve hedef pazarlarla birlikte planlanmalıdır.

Kamu destekleri ise ekonomik etkisi ölçülebilen, istihdam sürekliliği ve kaynak verimliliği sağlayan uygulamalara yöneltilmelidir.

Başarıyı Kasım–Mart döneminde açık kalan yatak kapasitesi, mevsim dışı doluluk, yıllık istihdamın sürekliliği ve kişi başına gelir üzerinden izlemek mümkündür.

Çünkü sezonu uzatmak, yalnızca takvimi büyütmek değil; destinasyonun ekonomik ve kültürel hayatını yeniden tasarlamaktır.

Dördüncü Mesele: Satış Gücü Kimin Elinde?

Türkiye turizminin küresel başarısında tur operatörlerinin, seyahat acentelerinin ve uluslararası dağıtım ağlarının büyük katkısı bulunmaktadır. Bu iş birlikleri korunmalı ve geliştirilmelidir.

Ancak herhangi bir dağıtım kanalına aşırı bağımlılık, işletmelerin ticari esnekliğini sınırlandırabilir.

Turizmde geleceğin rekabeti yalnızca yatak kapasitesi üzerinden değil, misafirle doğrudan ilişki kurabilme yeteneği üzerinden de şekillenecektir.

Bir otel, misafirinin kim olduğunu, hangi deneyimleri tercih ettiğini ve neden yeniden geldiğini anlayamıyorsa kendi marka değerini geliştirmekte zorlanır.

Bu nedenle tur operatörleriyle çalışmaktan vazgeçmek değil, dağıtım yapısını çeşitlendirmek gerekir.

Her otel kendi doğrudan rezervasyon kapasitesini, müşteri ilişkileri yönetimini ve sadakat programlarını güçlendirmelidir.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler için bu dönüşüm maliyetli olabilir. Bu nedenle ortak teknolojik altyapılar, dijital eğitim programları ve bölgesel tanıtım ağları geliştirilmelidir.

Ancak misafir verilerinin kullanımı, kişisel verilerin korunması ve siber güvenlik ilkelerine uygun biçimde gerçekleştirilmelidir.

Başarı göstergeleri; doğrudan rezervasyon payı, dağıtım maliyeti, tekrar rezervasyon oranı ve tek bir kanala bağımlılık düzeyi olmalıdır.

Misafirini yalnızca başkasının vitrininden tanıyan işletme, kendi geleceğine ilişkin bilgiyi de büyük ölçüde başkasına bırakır.

Beşinci Mesele: Yapay Zekâ Çağında Veri Çok, Karar Az

ATF26’nın Hospitality Intelligence teması, turizm sektörünün geleceğine ilişkin önemli bir dönüşüme işaret ediyor.

Artık işletmelerin başarısı yalnızca doluluk oranı, ortalama oda fiyatı veya gelir tablolarıyla açıklanamıyor. Veriyi anlamlandırmak, misafir davranışlarını analiz etmek, talebi öngörmek ve kaynakları daha etkili kullanmak giderek önem kazanıyor.

Ancak burada yeni bir yönetim paradoksuyla karşı karşıyayız. Hiç olmadığı kadar veri üretiyoruz. Fakat her zaman aynı ölçüde nitelikli karar üretemiyoruz.

Bir otelin farklı departmanlarında onlarca rapor hazırlanabilir. Doluluk tahminleri, gelir analizleri, müşteri değerlendirmeleri, personel performansı ve maliyet göstergeleri düzenli olarak izlenebilir.

Fakat bu bilgiler somut kararlara dönüşmüyorsa dijitalleşme yalnızca raporlama kapasitesini artırmış olur. Oysa verinin değeri, toplanmasında değil, doğru kararı mümkün kılmasındadır.

Bu nedenle her otel grubunda rapor üreten yapıların yanında, veriyi stratejik karara dönüştüren disiplinler arası ekipler oluşturulmalıdır.

Her yönetim toplantısında yalnızca hangi göstergenin değiştiği değil, bu değişime karşı hangi kararın alınacağı, kimin uygulayacağı ve sonucun ne zaman değerlendirileceği belirlenmelidir.

Yapay zekâ uygulamalarında ise önemli bir öncelik öneriyorum: Teknoloji öncelikle çalışanın gereksiz iş yükünü azaltmalı, insanın misafirle kurduğu ilişkinin niteliğini yükseltmelidir.

Rezervasyon, faturalama, raporlama ve rutin operasyonel süreçlerde sağlanan zaman tasarrufu, daha kişisel ve nitelikli hizmete dönüştürülebilir.

Bununla birlikte yapay zekâ sistemlerinin kararları insan gözetimine açık olmalı; veri güvenliği, çalışan hakları ve algoritmik hata riskleri göz ardı edilmemelidir.

Başarı yalnızca otomasyon oranıyla değil, karar alma süresi, hizmet kalitesi, çalışan verimliliği ve misafir memnuniyetiyle ölçülmelidir.

Çünkü geleceğin oteli, en fazla veriyi toplayan değil; veriyi en anlamlı insan deneyimine dönüştürebilen otel olacaktır.

Altıncı Mesele: Aynı Otelde Çalışan, Farklı Hedeflere Yürüyen Departmanlar

Turizm işletmelerinin önemli sorunlarından biri, organizasyon yapılarındaki işlevsel ayrışmanın zaman zaman ortak hedef anlayışını zayıflatmasıdır.

Satış departmanı daha fazla rezervasyon hedefler. Gelir yönetimi fiyat ve kapasite optimizasyonuna odaklanır. Pazarlama marka algısını geliştirmeye çalışır. Operasyon ise verilen sözleri günlük hizmete dönüştürmekle sorumludur.

Bütün bu departmanlar aynı işletmenin parçalarıdır. Ancak birbirinden bağımsız hedeflerle yönetildiklerinde işletmenin toplam başarısı zarar görebilir.

Satışın vaat ettiği deneyim operasyon tarafından karşılanamıyorsa, kısa vadeli gelir artışı uzun vadeli marka kaybına dönüşebilir.

Burada mesele yalnızca organizasyon şeması değildir. Mesele ortak amaç ve kurumsal kültürdür.

Bu nedenle departman performanslarının yanında işletmenin bütünsel başarısını esas alan ortak göstergeler geliştirilmelidir.

Satış, gelir yönetimi, pazarlama, finans ve operasyon yöneticileri düzenli olarak aynı verileri değerlendirmeli; ortak kararların sorumluluğunu birlikte üstlenmelidir.

Prim ve performans sistemleri de yalnızca departman sonuçlarına değil, misafir memnuniyeti, kârlılık, çalışan bağlılığı ve hizmet kalitesinin birlikte gelişmesine dayanmalıdır.

Çünkü bir otelin başarısı, departmanlarının ayrı ayrı ne kadar güçlü olduğuyla değil, birlikte ne kadar tutarlı bir deneyim üretebildiğiyle ölçülür.

Yedinci Mesele: Gençleri Turizme Davet Etmek Yetmez, Onlara Bir Gelecek Sunmak Gerekir

Turizm sektörünün geleceğini belirleyecek en önemli unsur, yalnızca yeni yatırımlar veya teknolojik gelişmeler değildir. İnsandır.

Özellikle genç kuşakların turizm mesleğine bakışı, sektörün uzun vadeli sürdürülebilirliği açısından belirleyicidir.

ATF26 programında genç profesyonellere ve yeni kuşakların kariyer beklentilerine yer verilmesi bu açıdan anlamlıdır.

Ancak gençleri sahneye davet etmek, onların sektörde kalmasını sağlamak için yeterli değildir.

Gençler yalnızca iş aramıyor. Öğrenebilecekleri, gelişebilecekleri, emeklerinin karşılığını görebilecekleri ve kendilerine bir gelecek kurabilecekleri mesleki ortamlar arıyorlar.

Bu nedenle turizmde insan kaynağı sorununu yalnızca personel temini olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır. Asıl mesele, mesleki bağlılık ve kariyer sürekliliğidir.

Stajyerleri geçici iş gücü olarak gören anlayışın yerine, onları geleceğin yöneticileri olarak yetiştiren yapılandırılmış mentorluk programları kurulmalıdır.

Üniversitelerle sektör arasındaki ilişki yalnızca staj anlaşmalarıyla sınırlı kalmamalıdır. Müfredat geliştirme, uygulamalı eğitim, araştırma projeleri, yönetici yetiştirme ve mezunların istihdamını izleme süreçleri ortak yürütülmelidir.

Özellikle işbaşı eğitimiyle akademik eğitimi bütünleştiren ikili eğitim modelleri, doğru tasarlandığında önemli fırsatlar sunabilir.

Her büyük otel grubu, yeni mezunların ilk üç yılını kapsayan bir mesleki gelişim ve kariyer izleme programı oluşturmalıdır.

Bu programda ücret şeffaflığı, mentorluk, yetkinlik gelişimi, çalışma koşulları ve kariyer ilerlemesi birlikte değerlendirilmelidir.

Başarı; mezunların sektörde kalma oranı, çalışan devir hızı, terfi süreleri ve çalışan memnuniyetiyle ölçülmelidir.

Çünkü gençleri turizm sektörüne kazandırmak bir istihdam meselesidir. Onları sektörde tutabilmek ise bir yönetim ve değer meselesidir.

Asıl Çözüm: Destinasyon Yönetişiminden Kurumsal Hesap Verebilirliğe

Bütün bu sorunların ortak özelliği, hiçbirinin tek bir işletme veya kurum tarafından bütünüyle çözülemeyecek olmasıdır.

Bu nedenle Türkiye turizminin yeni bir iş birliği modeline ihtiyacı bulunmaktadır.

Antalya başta olmak üzere büyük turizm destinasyonlarında kamu kurumları, yerel yönetimler, otel birlikleri, seyahat acenteleri, havayolları, üniversiteler ve ilgili meslek kuruluşlarının katılımıyla kalıcı destinasyon yönetim yapıları oluşturulmalıdır.

Bu yapılar yeni bir bürokratik katman üretmek için değil, mevcut kurumların yetki ve sorumluluklarını ortak hedefler doğrultusunda koordine etmek için tasarlanmalıdır.

Önerdiğim modelin merkezinde Destinasyon Çözüm Karnesi bulunmalıdır.

Her yıl sektörün temel sorunları belirlenmeli ve her sorun için sorumlu kurum, uygulama takvimi, gerekli kaynaklar ve ölçülebilir başarı göstergeleri açıklanmalıdır.

Bir sonraki yıl aynı sorun yeniden gündeme geldiğinde yalnızca yeni değerlendirmeler yapılmamalıdır.

Geçen yıl hangi kararların alındığı, hangilerinin uygulandığı, hangilerinin sonuç vermediği ve nedenleri kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Bu yaklaşım, sorunları konuşma kültüründen sonuçları değerlendirme kültürüne geçişin başlangıcı olabilir.

Çünkü kurumsal sorumluluk, yalnızca bir görevi üstlenmek değil; o görevin sonucunu açıklayabilmektir.

İlk 90 Gün: Konuşmadan Uygulamaya

ATF26 sonrasında uygulanabilecek somut bir başlangıç planı öneriyorum.

İlk otuz günde, fuarda öne çıkan her sorun başlığı için koordinasyondan sorumlu kurumlar ve çalışma grupları belirlenmelidir.

İkinci otuz günde, bu gruplar ölçülebilir hedeflerini, ihtiyaç duydukları kaynakları ve uygulama takvimlerini açıklamalıdır.

Üçüncü otuz günde ise ilk pilot uygulamalar başlatılmalı, başlangıç göstergeleri kaydedilmeli ve ilerleme raporları paylaşılmalıdır.

Böylece ATF27’ye geldiğimizde aynı sorunları yeniden tanımlamak yerine, bir yıl içinde hangi alanlarda ilerleme sağlandığını değerlendirebiliriz.

Elbette turizmin bütün yapısal sorunları doksan günde çözülemez. Ancak doksan gün, çözüm iradesinin kurumsal bir programa dönüşmesi için yeterli bir başlangıç süresi olabilir.

Burada belirleyici olan, bütün sorunları hemen çözmek değil, çözümün sorumluluğunu ve izlenecek yolu açık hâle getirmektir.

Bir çözümün sorumlusu, tarihi ve ölçüsü yoksa, o yalnızca iyi bir dilektir.

Sonuç: Türkiye Turizminin Yeni Başarı Ölçüsü

Filozof John Dewey’in pragmatist düşüncesinde fikirler, yalnızca zihinsel tasarımlar olarak değil, deneyim ve eylem içinde sınanması gereken araçlar olarak değerlendirilir.

Bu yaklaşım, Türkiye turizminin bugün karşı karşıya olduğu dönüşüm ihtiyacını anlamak açısından önemlidir.

Çünkü sektörümüzde fikir eksikliği bulunmuyor. Deneyimimiz var. Bilgimiz var. Uluslararası bağlantılarımız var. Güçlü işletmelerimiz, yetişmiş yöneticilerimiz, akademik kurumlarımız ve dünyada tanınan destinasyonlarımız var.

Eksik kalabilen unsur, bütün bu birikimi ortak hedeflere, sürekliliği olan uygulamalara ve ölçülebilir sonuçlara dönüştürecek kurumsal disiplindir.

ATF26, Türkiye turizminin uluslararası görünürlüğünü ve geleceğe ilişkin arayışlarını yeniden gündeme taşıyor.

Şimdi asıl mesele, bu birikimi bir takvime, bir bütçeye ve bir sorumluluk zincirine dönüştürebilmektir.

Geleceğin turizm rekabetinde yalnızca daha fazla ziyaretçi ağırlamak yeterli olmayacaktır.

Daha yüksek katma değer üretmek, daha nitelikli istihdam sağlamak, doğal ve kültürel kaynakları korumak, teknolojiyi insan yararına kullanmak ve destinasyonların uzun vadeli rekabet gücünü geliştirmek gerekecektir.

Türkiye turizminin yeni başarı ölçüsü, yalnızca kaç milyon ziyaretçi ağırladığımız değil; bu ziyaretlerden nasıl bir ekonomik, toplumsal ve kültürel değer ürettiğimiz olmalıdır.

Çünkü misafir, bizim panellerde ne konuştuğumuzu değil, otelde ve destinasyonda ne yaşadığını hatırlar.

Çalışan, kariyerine ilişkin vaatlerimizi değil, kendisine sunduğumuz gerçek gelişim imkânlarını değerlendirir.

Yatırımcı, yalnızca büyüme hedeflerini değil, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir işletme ortamını önemser.

Ve toplum, turizmin başarısını yalnızca gelir tablolarında değil, yaşam kalitesine yaptığı katkıda görmek ister.

Artık şu soruyu sormanın zamanıdır: Bir sonraki fuarda hangi sorunları konuşacağız? Yoksa daha önemli olanı mı soracağız? Geçen yıl konuştuğumuz sorunların hangilerini çözebildik?

Türkiye turizminin geleceği, bu ikinci soruya vereceğimiz cevapta şekillenecektir.

Çünkü konuşmak başlangıçtır. Çözüm üretmek sorumluluktur. O çözümü sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek ise gerçek yöneticiliktir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.