Yazan Mustafa DÖNMEZ
M. Kemal Atatürk 57 yıllık ömrünün yaklaşık beşte birini savaş dönemlerinde, daha büyük bir bölümünü ise askerlik ve devletin kuruluş mücadelesi içinde geçirdi. Savaşın yıkımını bizzat yaşadığı için daha sonraki yaşamında barışı devlet politikasının merkezine yerleştirdi. 1905’ten askerlikten emekliye ayrıldığı 1927’ye kadar yaklaşık 22 yıl fiilen subay ve komutan olarak görev yaptı. 1911’den 1922’ye kadar olan yaklaşık 11 yıllık dönemin büyük kısmı savaş, seferberlik ve bağımsızlık mücadelesi içinde geçti.
1923’te düşüncesini çok açık ifade etti: “Millet hayatı tehlikeye uğramadıkça, savaş bir cinayettir.” Atatürk’ün savaş hakkındaki düşüncesi “barışı koru, fakat bağımsızlık tehlikeye girerse mücadeleden kaçınma” şeklinde özetlenebilir. O ne savaş yanlısıydı ne de her şartta teslimiyetçi bir barış anlayışına sahipti.
Bu yaklaşımın temel noktalarını şöyle açıklıyordu: “Savaş son çare olmalıdır ve bir yöneticinin kişisel çıkarı için millet savaşa sokulmamalıdır. Savaş ancak zorunlu ve hayatiyse meşrudur. Ülkenin bağımsızlığı, toprağı ve milletin varlığı tehdit altındaysa silahlı mücadele kaçınılmaz olabilir. İç barış dış barışın temelidir. Yurtta sulh, cihanda sulh” derken; yalnızca dış savaşlardan uzak durmayı değil, ülke içinde huzur, hukukun üstünlüğünü ve birlik kurulmasını da ifade eder. Diyerek altını dolduruyordu.
Savunma savaşıyla yayılmacı savaş farklıdır. Kurtuluş Savaşı, işgal altındaki bir Milletin bağımsızlığını kazanma mücadelesiydi; başka milletlerin topraklarını ele geçirme veya hanedanlığını koruma savaşı değildi. Onun yaşamında Diplomasi önceliklidir. Musul dışında önemli meselelerin çoğu savaşmadan çözülmeye çalışıldı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Hatay süreci bunun örnekleridir. Barış güçsüzlük anlamına gelmez. Ordu güçlü ve hazırlıklı olmalı; fakat bu güç saldırmak için değil, saldırıyı caydırmak ve bağımsızlığı korumak için kullanılmalıdır. Diyordu.
Kısacası Atatürk’e göre barış temel amaç, diplomasi ilk araç, güçlü ordu caydırıcı unsur; savaş ise ancak milletin varlığı ve bağımsızlığı tehlikedeyse başvurulabilecek son çaredir. Onun anlayışı “her ne pahasına olursa olsun barış” değil, bağımsızlığı koruyan onurlu barış anlayışıdır.
Kurucu önder Atatürk’ün yaklaşımı şöyle özetlenebilir: Türkiye, emperyalist devletlerin Orta Doğu üzerindeki nüfuz mücadelelerine bağımlı olmamalıdır. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında kurulan 1937 Sadabat Paktı bu yaklaşımın somut örneğidir: bölgesel ülkelerin birbirlerinin sınırlarına saygı göstermesi ve saldırmazlık temelinde iş birliği yapması amaçlanmıştır. Atatürk’ün vasiyetinde; komşularla barışı koru, bağımsızlığını ve millî çıkarlarını başkasının hesabına feda etme vardır. Nitekim; Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir defterine yazdıklarının içinde “hedeflerine ulaşarak vasiyetini yerine getireceğiz” sözleri vardır.
Yemen’de Husileri yıllardır mezhepçi bir anlayışla ezen, açlıktan öldüren bir Suud yönetimi vardır. Üstelik onları sürekli vuran insanlarını vahşice öldüren Siyonist CHABAD düşüncesi taşıyan insanlık kasabı İsrail yönetimi vardır. Yetmezmiş gibi İsrailli yöneticilerin arkasında aynı düşüncede bizimde müttefikimiz denilen Amerika vardır ve Yemen iç savaşında müdahillerdir. Eski İsrail Askeri İstihbarat Başkanı Tamir Hayman’ın 12 Ekim 2026’da yayımlanan ve İsrail’in 7 Ekim sonrasında geçirdiği siyasi ve askeri dönüşüme yönelik eleştirel Yeni Ulusal Güvenlik Anlayışı başlıklı analizi, düşüncemi desteklemektedir.
Sonuç olarak: birinci yol da ilerlemek, İsrail ve Amerika’nın peşine takılarak İran ile kardeş savaşının önü açmak olur. Ayrıca şu sorunun cevabı verilmelidir. Husilerin elinde bulunan balistik füzeleri Amerika, İsrail durduramıyorken Türkiye’nin önleyebilecek imkan ve kabiliyetleri var mıdır? Büyük Türk Milleti gerçeği bilmelidir.
Vasiyetine bağlı Büyük Türk Milletini yönetenlere bir hatırlatma (27 Ocak 1931’de İzmir Cumhuriyet Halk Fırkası Vilayet Kongresi’nde şöyle demiştir: “Vatandaşlara, efkâr-ı Umumiyeye daima hakikati söylemek vazifemiz olsun.” Konuşmasının devamında, halka gerçekleştirilemeyecek vaatler vermenin faydasız olduğunu ve partinin amacının günü kurtarmak olmadığını belirtmiştir. Ardından şu ifadeyi kullanmıştır: “Fırkamızın sözleri herkesin hoşuna gidecek sözler değil, fakat milleti yükseltecek hakikatler olacaktır.” (Konuşmanın tam metni, Atatürk Araştırma Merkezinin yayımladığı Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III içinde bulunmaktadır.)
Ayrıca kutsal saydığımız Arap topraklarını savunmak için Osmanlı askerî sağlık kayıtlarını inceleyen resmi çalışmalara bakarsak; I. Dünya Savaşı’nda Irak, Suriye, Hicaz, Asir ve Yemen bölgelerinde: 28.500 şehit 141.000 yaralı, 109.000 esir/kayıp vardır. Cephede ölenlerin, Arapların arkadan vurdukları askerlerimizin büyük kısmı bu hastane tablosuna işlenmemiştir. Tahmini toplam rakam 500.000’in üzerindedir.
İkinci yolda ilerlemek yani İsrail, Amerika ve tüm Batıyı karşımıza almak? Üstelik bu savaş ve yıkım ortamında Türkiye’nin içinde bulunduğu ateş hattında? (Türkiye’nin varlığı ve bağımsızlığı tehlikede olduğu durum hariç) İkinci yolu izlemek esasında; İsrail ve Yunanistan’ın içinde bulunduğu sıkıntı ve belalarından kurtuluşlarına hizmet etmek olur.
Üçüncü yol olarak önerim; Önceki Osmanlı Devletimizin yıkılmasına, parçalanmasına neden olan hatalardan uzak durmaktır. Türkiye’nin en büyük beka sorunu yönetimdir. Tarih unutulduğu için değil, insan davranışı ve güç düzenleri yeterince değişmediği için tekrar ediyormuş gibi görünür. Geçmişteki olaylar aynı biçimde dönmez; fakat kibir, korku, adaletsizlik ve yanlış hesaplar benzer sonuçları yeniden üretir. Türkiye’nin ihtiyacı, içeride ekonomik ve hukuki güven; dışarıda çatışma yerine dengeli diplomasi, üretimde ise enerji ve teknoloji bağımsızlığıdır. En kritik nokta iç istikrardır: içeride güven ve toplumsal uzlaşma kurulmadan başarılı dış politika sürdürülemez. Devlet ile iktidar aynı şey değildir. Görevlerin ehil insanlara değil yakınlık, sadakat veya çıkar ilişkilerine göre verilmesinden vazgeçilmelidir. Çünkü liyakat bozulursa kurumlar çöker. Doğru kararlar alınamaz. Kalıcı kurumların günlük siyasi çıkarlara göre şekillendirilmesi uzun vadede ülkeyi kırılganlaştırmaktadır. Bu nedenle alınacak en büyük Osmanlı dersi şudur: Bir devlet yalnızca savaş kaybettiği için çökmez; hukukunu, eğitim üstünlüğünü, üretim gücünü ve kurumlarına duyulan güveni kaybettiğinde çözülmeye başlar. Türkiye geçmişten güç almalı, fakat geçmişi yeniden kurmaya değil geleceğin şartlarına uygun güçlü kurumlar oluşturmaya çalışmalıdır. Hukuk karşısında herkes eşit olmalı ve denetlenebilmelidir. Türkiye iç yapısal sorunlarını çözmeden ve birliğini sağlamadan dışarıda atacağı her adım halk desteğini, rızasını alamayacaktır.
Üçüncü yol; İbn Haldun’un 1377 yılında kaleme aldığı Kitabü’l-İber adlı (kapsamlı dünya tarihinin giriş kısmı) Mukaddime adlı eserinde ve Türkiye Cumhuriyetini kuran M.Kemal Atatürk’ün izlediği dış politikasının ve vasiyetinin yoludur.



