Öne Çıkanlar Şubat Soğu•

KUL HAKKI

Yazan Dr. Nurfer TERCAN

Alev Alatlı yıllar önce insanın zihnine bir kez düştüğünde kolay kolay çıkmayacak bir cümle bıraktı: “Her yasal hak, helâl değildir. Aslolan, hakkın helâl edilmesi, helâlleşmek olmalıdır.”

Bu cümlenin ağırlığı yalnız ilk yarısında değil, belki daha çok ikinci yarısındadır. Çünkü mesele yalnızca mahkemede haklı çıkmak değil; helâlleşebilecek bir hayat yaşayabilmektir.

Ne kadar da bugünün cümlesi…

Hukuk bize neyi yapabileceğimizi söyler; vicdan ise bazen, yapmaya hakkımız olduğu hâlde neyi yapmamamız gerektiğini fısıldar. İnsanlığın en eski meselelerinden biri belki de tam burada başlıyor: Yapabiliyor olmakla, yapmaya hakkı olmak arasındaki farkta.

Bir şey kanunen mümkün olabilir. Bir sözleşmenin küçük harflerine sığabilir. Bir yönetmeliğin boşluğundan geçebilir. Bir makamın yetkileri içinde bulunabilir. Hatta insan kendisini son derece haklı gösterecek gerekçeler de üretebilir.

Ama bütün bunlar yapılanı adil kılmaya yetmez. Çünkü adalet yalnızca kanunun sınırlarında yaşamaz. Bazen kanunun sustuğu yerde vicdan konuşmaya başlar. Son zamanlarda galiba en çok bu ayrımı kaybediyoruz. Helâl ile haramı, hak ile hukuku, meşru ile vicdanî olanı birbirinden ayırmakta zorlanıyoruz. Üstelik insanları giderek yaptıklarıyla değil, göründükleriyle okumaya başladık.

Makamına bakıyoruz.

Unvanına bakıyoruz.

Kıyafetine bakıyoruz.

Kullandığı kelimelere, bulunduğu çevreye, ait olduğunu söylediği değerlere bakıyoruz.

Ve hükmümüzü veriyoruz: “Bu insandan kötülük gelmez.”

Sonra geliyor.

İşte insanın yarası yalnız yapılan haksızlıktan değil, haksızlığın hiç beklemediği bir yerden gelmesinden büyüyor.

“Dürüsttür” diyorsunuz.

“İnançlıdır” diyorsunuz.

“Hiç değilse günde beş vakit Rabbine yöneldiğini biliyoruz” diyorsunuz.

Sonra bir bakıyorsunuz, insanın yöneldiği kıble ile hayatının yöneldiği istikamet her zaman aynı olmayabiliyor. Belki çağımızın en acı yüzleşmelerinden biri budur.

Çünkü ibadet insanın kusursuzluğunun belgesi değildir. Makam ahlâkın garantisi değildir. Eğitim vicdanın diploması değildir. Güzel konuşmak güzel insan olmak anlamına gelmez.

Şekil, özü garanti etmiyor. Biz ise şekilden o kadar çok yanıldık ki şaşıra şaşıra şaşakaldık. Hatta şaşakaldığımız yerde donakaldık.

Artık yeni bir tuhaflığa şaşıracak hâlimiz bile kalmadı sanki. Algımız doygunluğa ulaştı. Bir yanlışın şaşkınlığı geçmeden öteki geliyor. Bir hayal kırıklığının hesabını içimizde kapatamadan yenisi kapıyı çalıyor.

Fakat asıl tehlike yalnızca büyük hadiseler değil. Büyük haksızlıklar eninde sonunda görünür oluyor. Miktarları büyüyor, mağdurları çoğalıyor, sesleri yükseliyor ve karanlık artık onları saklayamıyor.

Peki ya küçük olanlar?

Kimsenin görmediği odalarda kalanlar?

Bir insanın emeğinden sessizce alınanlar?

Bir başkasının fikrinin üzerine oturulanlar?

Verilmiş bir sözün unutulmasıyla başlayanlar?

Birinin zamanını hoyratça tüketmekle devam edenler?

Bilgisini alıp adını anmamakla, güvenini kullanmakla, iyi niyetini zayıflık sanmakla, hakkını geciktirmekle, emeğini küçümsemekle sürdürülenler?

Çünkü hırsızlık yalnızca para çalmak değildir.

Zaman da çalınabilir.

Emek de.

Fikir de.

İtibar da.

Umut da.

İyi niyet de.

Hatta bazen insanın yıllarca biriktirdiği güven duygusu bile çalınabilir. Bunların çoğunun tutanağı tutulmaz.

Mahkemesi kurulmaz.

Dosya numarası olmaz.


 

Gazetelere düşmez.

Ama insanın içinde kaydı vardır. Belki asıl toplumsal mesele de burada başlıyor: Biz kötülüğü yalnızca büyük olduğunda tanımaya alıştık. Oysa büyük haksızlıkların çoğu bir sabah büyük olarak doğmaz.

Önce küçük bir hakkı ezmekle başlar.

Bazen yüksek makamların büyük koltuklarında oturanlar, o koltuğun küçük tekerleklerinin altında neyin kaldığını fark etmezler. Önce küçücük bir emeğin üzerinden geçilir.

Bir insanın zamanı…

Bir başkasının hakkı…

Ötekinin onuru…

“Ne olacak bundan?” denilir.

Sonra koltuk yükseldikçe insanın yerle arasındaki mesafesi de büyür.

Ve gün gelir, en yüksek makamlar için giyilmiş kusursuz ütülü kıyafetlerin altındaki parlak ayakkabılar, bir zamanlar koltuğun tekerleklerinin incittiği o küçük hakların üzerine bu kez hiç tereddüt etmeden basmaya başlar.

İşte “yasal hakkım” zannedilenlerin en tehlikeli yanı burada ortaya çıkar: İnsan önce hakkı ezer; sonra ezdiği şeyi hak zannetmeye başlar.

İlkinde vicdan rahatsız olur.

İkincisinde insan kendisine bir gerekçe bulur.

Üçüncüsünde alışır.

Dördüncüsünde ise dönüp şöyle der: “Ama buna hakkım var.”

Belki ahlâkî çöküşün en tehlikeli cümlelerinden biri budur. Çünkü insan kötülük yaptığını bildiği müddetçe içinde hâlâ bir mahkeme vardır.

Asıl korkulması gereken, yaptığı haksızlığı hak olarak görmeye başladığı andır.

Sonra yaptığı şeyin adı da değişir.

Menfaat olur.

Profesyonellik olur.

Gereklilik olur.

Yetki olur.


 

Mevzuat olur.

“Hayat böyle bir şey…” olur.

Ve sonunda vicdanın kelimeleri birer birer bürokrasinin kelimelerine tercüme edilir. İşte medeniyet belki tam burada kaybedilir. Çünkü medeniyet yalnız büyük binalar, kurumlar, kanunlar ve teknolojiler kurmak değildir. Medeniyet, kimsenin görmediği yerde de başkasının hakkına el uzatmamayı öğrenmiş insan yetiştirebilmektir.

Eski dünyanın “kul hakkı” dediği şey tam da bu yüzden olağanüstü derin bir kavramdır.

Devleti aşar.

Mahkemeyi aşar.

Makamı aşar.

Unvanı aşar.

Çünkü bütün dünyevî sıfatları insanın üzerinden çıkarır ve onu kendi vicdanıyla baş başa bırakır.

Sonra çok basit ama kaçılması zor bir soru sorar: “Sana ait olmayan ne var üzerinde?”

Birinin parası mı?

Birinin emeği mi?

Birinin zamanı mı?

Birinin fikri mi?

Birinin itibarı mı?

Yoksa bir zamanlar sana emanet ettiği güveni mi?

Belki çağımızın ihtiyacı daha fazla görünmek değil, biraz daha fazla hesap verebilir olmak. Çünkü insanın gerçek ahlâkı kalabalığın karşısındaki hâli değildir. Kimsenin bilmeyeceğini düşündüğü anda verdiği karardır.

İşte Alev Alatlı’nın yıllar önce söylediği söz tam burada yeniden karşımıza çıkıyor: “Her yasal hak, helâl değildir. Aslolan, hakkın helâl edilmesi, helâlleşmek olmalıdır.”

Çünkü her mümkün olan meşru değildir.

Her kazanılan hak edilmiş değildir.

Her “benim hakkım” dediğimiz şey vicdan terazisinde bize ait çıkmayabilir.


 

Bazen insanın önünde hiçbir engel olmadığı hâlde elini uzatmaması gerekir.

Kanun engellemeyebilir.

Sözleşme izin verebilir.

Makam yetki verebilir.

Kimse görmeyebilir.

Kimse hesap sormayabilir.

Ama insanın içinde hâlâ çalışan bir terazi varsa, oradan çok daha eski bir hüküm yükselir:

“Alabilirsin… Ama alma! Çünkü senin değil.”

Belki bugün yeniden öğrenmemiz gereken budur: Hak, yalnız alınabilen değildir. Hak, helâlleşerek taşınabilendir.

Çünkü helâlleşmek, yalnız “hakkını helâl et” demek değildir. Helâlleşmek, geride helâl edilmesi imkânsız yaralar bırakmamaya çalışarak yaşamaktır.

Koltuklar yükseldikçe insan büyümez. Bazen yalnızca ezdiklerini görmek zorlaşır. Belki bu yüzden medeniyetin gerçek ölçüsü, insanın ne kadar yükseğe çıktığı değil; yükselirken kaç kişinin hakkına basmadan yürüyebildiğidir.

Ve medeniyet, insanın her yapabileceğini yapmasıyla değil; yapabilecek gücü varken yapmamayı seçebildiği yerde başlar.

Rüzgârlı Şehrin Mavisinden Notlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yasin 4 saat önce

Kul hakkı, HAKKINDIR